Beowulf’tan Guthlac’ın Yaşamı’na Orta Çağ öykülerinde kadının gizli yeri

Beowulf’tan Guthlac’ın Yaşamı’na Orta Çağ öykülerinde kadının gizli yeri

Şimdilerin İskoçya’sında, herhangi bir otoriteden uzakta, küçük bir kilise ya da manastır olduğu düşünülen bir yerin dışında konumlanmış bir anıt olan Ruthwell Haçı’nın anlattığı hikâye, erkekleri, kadınları ve çocukları, uzak diyarlardan gelen tüccarları, köylüleri ve kralları içerir. Çok değerli bir kültürün bu hikâyesi, büyük tarihi eserler üzerinde olduğu gibi, kitaplarda da özellikle şimdi İngiltere’nin kuzeydoğusunda, Northumbia krallığının Monkwearmouth manastırında yaşamış ve yazar olan Bede isimli bir keşiş tarafından yazılan The Ecclesiastical History of the English People’da da bulunabilir. Ayrıca köle pazarında Papa Gregory’nin hikâyesini anlatan da aynı kişidir (Ki bu da gerçekliğindeki tüm engellere rağmen sorunsuz bir tarih arayışında olduğunu gösterir).

Bede’nin hikâyesi, yazdığı yerin yaklaşık 90 mil kadar batısındaki anıtsal haçlarda olduğu gibi, Ruthwell Haçı’ndaki betimlemeleri göz önünde bulunduran pek çok araştırmacının iddia ettiği üzere, rahipler, keşişler ve muhtemelen rahibeler de dahil olmak üzere Hristiyan olanların ve olmayanların hayatlarını birbirine bağlar ki bu durum bizi şaşırtmamalıdır. Şimdiye kadar büyük kentlerde ve onların iç bölgelerinde, Roma’da, Konstantinopolis’te, Kudüs’te çok zaman harcadık, ancak kent merkezleri ve taşraları Orta Çağ boyunca birbirleriyle bağlantıda kaldı. En önemli hikayelerden bazıları, en anlamlı hatıralar, sadece kentlerde değil kırlarda ve hatta bataklıklarda ortaya çıktı.

Ancak nüfuz edilebilirlik sadece bir fırsat getirmekle kalmaz, aynı zamanda anlaşmazlık ve gerginlik de yaratır, bu da erken Orta Çağ İngiltere’sinden gelen düşüncelere dayanır. Northumbria’dan güneye, Bede ve Ruthwell Haçı’nın inşası ile aynı zamanda, Mercia ile Doğu Anglia arasındaki düzlükte Guthlac adında bir adam, Mercia krallığındaki aristokrat ve savaşçı olarak sürdürdüğü hayatını, keşiş olmak için bıraktı. Yolculuğu kolay değildi. Kariyerine Repton manastırında başladı, ama bu ona yetersiz gelince, çöl azizlerine imrenerek bir keşiş olmaya karar verdi.

Guthlac 715’te öldükten hemen sonra Felix adlı bir rahibin yazdığı Guthlac’ın Yaşamı’na göre, keşiş, Mısır’lı Anthony modeline benzer bir travma yaşadı. Güya Guthlac, yalnızca zebaniler tarafından cehennemin kapılarına götürülmekle kalmamış, aynı zamanda onu sadece havari Aziz Bartholomew kurtarmış, üstüne bir de Hristiyan olmayan halklar, vahşi hayvanlar ve iki yüzlü keşişler tarafından da fiziksel olarak tehdit edilmişti. Ancak Guthlac’ın yaşamı iki krallığın arasındaki entrikalarda süregelirken, tüm tehlike Hristiyanlığın el değmemiş vahşi doğası olan bataklıklardan gelmiyordu.

Felix’in yazısı, Guthlac’ın keşişliğini aldığı krallık olan Doğu Anglia’nın kralı Aelfwald’a (713-749) adanmıştı ve biz de Felix’in Mercia’nın gelecekteki kralı Aethelbald (716-757) tarafından ziyaret edildiğini okumuştuk. Gerçekten de Aethelbald, Guthlac’ın ölümünden sonra saygılarını sunmak için geri geldiğinde, müstakbel hükümdara bir gün tahtı devralacağı şimdi cennette olan bir keşiş tarafından malum olur. Bakın, bu taşra bölgesi sadece siyasi güç merkezlerine bağlanmıyor, aynı zamanda merkezin seçeneklerini de kısıtlayabiliyor; kral bataklığı kurutmamaya, aksine gücünü kullanmaya karar vermiş.

Roma’nın köle pazarlarında Gregory ile ilgili hikayesini anlatan Bede, geçmiş tecrübelerinden dolayı Roma’nın (ve Hristiyanlığın) Britanya’ya geri döneceğinden emindi, fakat Roma’nın elçileri geldiklerinde kuralsız bir dünyayla karşılaştılar. Ruthwell Haçı’na oyulmuş runik alfabesi Latin harfleriyle birbirine girmişti, İncil ayetleri insan figüründe bir ahşabın sesinden okunuyordu, sarmaşıklar havarilerle iç içe geçmişti ve her şey keşişler ile rahibelere hitap ederken aynı zamanda cahil bir halkla da (kilisenin bakış açısına göre) ilgiliydi. Felix’in keşiş Guthlac hakkındaki hikayesinde görüldüğü üzere, krallıklar ve Hristiyan topluluklardan oluşan sağlam bir ağ kurulmuştu, ancak iblislerin yaban hayvanlarına hükmettiği, bir sürü tehditkâr Hristiyan olmayan insanın bulunduğu kırsal kesim tehlikeyle doluydu. Her iki durumda da her iki hikâyede de güç beklenmedik yerlerde bulunuyordu: taşrada. Bir başka deyişle, taşra yeni bir merkez olmaya müsaitti.

Britanya’nın erken Orta Çağ’daki tarihi boyunca bu tarz devletler, türlü türlü insanlar ve inançların birleşimini gördük. Burası Romalılar tarafından Jül Sezar’ın emrinde zorbalıkla fethedilen ve sonra ilk olarak 4’üncü yüzyılda Hristiyanlaştırılan (en azından kısmen) yaşanabilir bir topraktı. Beşinci ve altıncı yüzyıllarda daha fazla istilacı geldi ve yöre sakinleri onlarla savaştı veya birlikte barındılar, böylece yeni krallıkların kurulmasına yol açıldı. Hıristiyanlık (çoğunlukla) 7’nci yüzyılda tekrar geri dönerek daha da fazla siyasi yeniden yapılandırmaya sebep oldu.

Şiir sadece erkeklerden, onların zaferlerinden ve aptallıklarından bahsetmek istiyor gibi görünüyor ama anonim şair, kadınların bu topluma şeklini veren temel yapı taşı oldukları konusunda gayet açık.

Galla Placidia’nın M.S. 5’inci yüzyılın başlarında Akdeniz boyunca zahmetsizce ilerlemesinden yaklaşık yalnızca bir nesil önce, Gotlar’ın Roma kentini işgal etmesiyle aynı dönemde, İmparator Honorius (395-423) Britanya halkına kendi başlarına olduklarını söyledi. İtalya’da başa çıkması gereken kendi sorunları vardı, artık askerler onların yardımına gelmeyecekti. Yine de Romalı Britanyalılar bununla bazen kendi başlarına, bazen de anakaradan gelen diğer topluluklarla anlaşmalar yaparak başa çıkmış gibi görünüyor. Burası göçlerle, savaşlarla ve iş birlikleriyle kurulmuş, Roma sonrası dünyada da varlığını sürdürmüş bir adaydı. Ancak güç yerel düzeye geçtikçe ada da parçalanıyor gibi oldu. Krallar ortaya çıktı. Krallıklar düştü. Savaşlar kızıştı.

Bu kısmen, ünlü eski İngiliz şiiri Beowulf’da temsil edilen dünyadır. Metnin tek versiyonu 11’inci yüzyılın başlarından kalma bir el yazmasında olsa da konusu geçmiş yıllara, İskandinavya boyunca ve merkezi Akdeniz’in çok uzağında bulunan Kuzey Denizi’nin karşısında geçen olaylara dayanır. Bu hikâye, Orta Çağ dünyasının basmakalıp beklentileriyle örtüşür. Krallar ve savaşçılar, canavarlar, tehlike ve korkusuz kahramanlar vardır. Ama yine de Aydınlık Çağ’ın geri kalanında olduğu gibi, aynı zamanda bu beklentileri karıştırır da. Şiir sadece erkeklerden, onların zaferlerinden ve aptallıklarından bahsetmek istiyor gibi görünüyor olsa da anonim şair, kadınların bu topluma şeklini veren temel yapı taşı oldukları konusunda gayet açık.

Beowulf Grendel’i yendikten sonra, o zamanki Danimarka kraliçesi Wealhtheow, Beowulf’a ulaşır. Onu över, zaferi için teşekkür eder, ona kocasından ve kendisinden hediyeler getirir, ama kadının konuşmasında bir gariplik vardır; sürekli oğullarından bahseder. Beowulf’un planlarından, şöhretinin ve görkeminin ailesininkinin yerini alacağından endişe eder. Konuşması Beowulf’un yayına atılmış bir ok, minnettar olup eve dönmesi için salondaki herkesin anlayacağı dilden bir uyarı niteliğindedir, ama yine de çocuklarının koruyucusu olmaktan fazlası değildir ve şair bunu açıkça belli eder.

O gece Grendel’in annesi ortaya çıkar, “kederli, açgözlü, intikam peşindedir.” Danimarkalıları bir kez daha paramparça eder ve Beowulf’un savaştan zaferinin sembolü olarak saklayıp Danimarkalıların salonuna astığı Grendel’in kolunu da alarak ayrılır. Beowulf onu evine kadar takip ettiğinde, Grendel’in cesedini matem içindeki bir anne tarafından yatağına yatırılmış halde bulur. Ama bu kederli anne bir daha bu hayattan memnun olmayacak, ancak yenilgiye uğradığında oğluyla bir araya gelecektir. Ve bu hikâyenin akışı, tabiatı, Grendel’in annesi ve Wealhtheow gibi, hepsi aynı dünyayı paylaşan kadınların gücü ve güçsüzlüğüdür.

Yukarıda bahsedilen 8’inci yüzyıla ait daha resmi ve dini kaynaklarda bile biraz geri adım atıp baktığımızda, kahramanca hareketler sergileyen erkeklerin hikayelerinin, mesela bir bataklıkta kılıçlarıyla canavarlarla veya Zeburlarla savaşan erkeklerin hikayeleri, kadınların yerini ve otoritesini nasıl ortaya koyduklarını görürüz. Ruthwell Haçı’nın zafer oymaları da kutsal tarihi ileri taşıyan kutsal kadınlar ve kutsal erkekler arasında bölünmüştür. Repton, Guthlac’ın keşiş olduğu ev, Mercian kraliyet ailesine yakın bağlarla kurulmuş, başrahibe tarafından yönetilen, kadın ve erkeklerden oluşan çifte bir manastırdı.

Gerçekten de Guthlac, ölümünden hemen önce başrahibe Ecgburh’dan (Guthlac’ın Yaşamının adandığı Doğu Anglia Kralı Aelfwald’ın kızı) kurşun bir tabut ve mezar kefeni göndermesini isteyerek Repton’un baş rahibeleriyle yakın bir ilişki kurmuştur. Daha sonra cenaze, Guthlac’ın kız kardeşi Pega tarafından gerçekleştirilmiştir. Guthlac keşiş olmayı bir kadın tarafından yetiştirildiği için öğrenmişti, dolayısıyla mirasını da onun manevi üstleri olan iki kadına emanet etmiştir. “Karanlık Çağ” şiddete meyilli erkekler ve itaatkâr kadınlardan oluşan bir dünya tasvir eder; Aydınlık Çağ kendi önyargılarımıza değil kaynaklara önem vererek, daha incelikli bir şey sunar.

Peki o zaman, Orta Çağ’ın ilk dönemlerindeki Britanya’nın öyküsü (genel olarak erken Orta Çağ’ın) bu kısımlar olmadan anlatılsaydı, nasıl olurdu? Büyük Gregory’nin misyonerleri uzak kuzeye göndermesiyle, Guthlac’ın bataklıkları aşmasıyla, Beowulf’un canavarları fethetmesiyle başlayan bu bölümün kahramanca anlatısı oldukça farklı olurdu. Bu nostaljiyi ortadan kaldırmamız ve daha insancıl, daha muhtelif bir dünya bulmamız gerekirdi.

Britanya’nın güneydoğusundaki ilk kraliçelerin hikayesinden bahsedebiliriz. Britanya’nın yeniden Hristiyanlığa dönüşünün sebebini Roma piskoposları ve yerel krallara atfetmek yerine, dinini koruyabilmek adına ve günah çıkaran piskoposunu Kanal’ın diğer ucuna getirmek şartıyla Kent’in çok tanrılı kralı Aethelbert (589-616) ile evlenen Merovenj hanedanından Frank Kralı’nın Hristiyan kızı Kraliçe Bertha’yı (606) daha çok dikkate almalıyız. Gregory’nin Roma’dan gelen misyonerlerinin 596-597 yıllarında kente gelmesinin önünü açan ve muhtemelen Aethelbert’i de din değiştirmeye ve halkın da bunu yapması için izin vermesine iten de oydu. Bertha’nın oğlu Kral Eadbald (616-640) babasının yerine geçtiğinde hala bir müşrikti ve kendisini de krallığı da nihayet ve tamamen Hristiyan yapmak için başka bir Frank’le, Kraliçe Emma (642) ile, evlenmesi gerekmişti.

Peki o zaman, Orta Çağ’ın ilk dönemlerindeki Britanya’nın öyküsü (genel olarak erken Orta Çağ’ın) bu kısımlar olmadan anlatılsaydı, nasıl olurdu?

Ayrıca farklı bir hikâye daha anlatabiliriz, 664’te Whitby rahipler meclisinde geçen bir hikâye. Northumbria kralının, paskalya gününde Roma adetlerine mi yoksa geleneksel İrlanda adetlerine mi uyulacağına dair bir tartışma ileri sürdüğü bu ünlü etkinlik erkekler arasında tartışılmıştı. Kral kararını verse de Ripon Manastırı’nın başrahibi Northumbria piskoposuna karşı çıktı, başka önemli adamlar da akıl danıştılar ve birlik oldular. Tartışma erkekler arasında olsa da etkinlik, Whitby manastırında, Başrahibe Hilda’nın (ö. 680) himayesi ve gözetimi altında gerçekleşmişti.

Hilda, 627 yılında babası aynı Kent Kralı Eadbald’ın ailesinden biriyle evlendikten sonra Hristiyan olmuş ve 30’lu yaşlarına kadar siyasi bir hayat sürmüştür. Daha sonra babasını savaşta kaybedince, kuzeyden kaçmak zorunda kalmış ama kısa süre sonra üvey annesinin ailesine sığınmıştır. Kuzeye ancak 657’de Whitby’nin keşişler ve rahibeler için çifte manastır olarak kurulmasına yardım etmeden önce Hartlepool’da başrahibe olarak atandığında dönmüştür. Paskalya tartışmasının kaybeden tarafında olmasına rağmen yine de o kadar önemli ve güçlü kalmıştır ki, onun rahipler meclisindeki mevkiine karşı çıkan Northumbria Kralı’nın mezarı Hilda’nın manastırına gömülü durumdadır, aynı zamanda York’lu Aziz Wilfrid tartışma esnasında ona karşı çıkmasına rağmen, 680 yılında ölmesinden kısa bir süre önce piskoposluktan çıkarılması konusunda etkili olan da Hilda’dır.

Konu cinsiyet ve güç olduğunda sadece karmaşık durumlar değil, kıtalar arası esen bağlantılar da buluyoruz. 8’inci yüzyılın sonlarına doğru Mercia Kralı Offa (757-796) altın bir sikke yapılmasını emretmiştir. Zanaatkarları, sikkenin ortasına Latince “Kral Offa” (Offa rex) kelimelerini kazımışlardır. Bununla birlikte, aynı sikkenin kenarında, İslam inancının temel yemini olan şehadeti yansıttığına benzettiğimiz karmakarışık bir Arapça bulunur. Belki de bu sikke varsayımlarımızın aksine, Offa’nın dini vaatlerine dair hiçbir şey söylemiyordur (örneğin Arapça ters çevrilmiştir). Daha ziyade, bir model üzerinden çalıştıkları belliydi; ilk Abbasi halifesi el-Mansur (754-775) tarafından 773-774 tarihlerinde bastırılan altın bir dinar modeli.

Ancak sikkenin dolaştığı yollar, uçsuz bucaksız bölgelerin ve çeşitli insanların erken Orta Çağ bağlantıları hakkında daha da fazla bilgi ortaya çıkarır. Çağdaş Roma’da keşfedilmişti, belki Roma Piskoposuna gönderilen bir zeytin dalıydı veya belki de sadece elden ele geçtikçe ışıkta parlayan altının kendisiydi, ama sayesinde Bağdat’tan Britanya’ya ve Roma’ya kadar olan fikirlerin izini sürebiliyoruz.

Adadan çıkan tek şey eşyalar değildi. Orta Çağ dünyasından insanlar ve fikirler Britanya’ya doğru yol alırken, Britanya da karşılık vermişti. Hadrian’ın ölümünden çok geçmeden, Wearmouth-Jarrow’un keşişleri, görkemli bir şekilde resmedilmiş bir İncil bastılar, bu İncil o kadar büyüktü ki el arabalarıyla taşımak zorunda kaldılar. Belki de Offa’nın dinarı gibi, Codex Amiatinus olarak bilinen el yazması da Roma piskoposu için tasarlanmıştı. Britanya misyonerleri kanaldan geri göndermeye başladı. Hem erkekler hem de kadınlar, Frizyalılar gibi çok tanrılı gruplara misyonerlik yaparak anakaraya seyahat ettiler. Alcuin adında gezgin bir keşiş, Northumbria kralı adına Roma’ya doğru yol aldı. Ama kuzeye hiç dönmedi, bunun yerine Charlemagne adındaki yabancı bir kralın sarayında düzenini kurdu ve kendi saray okulunu yönetti. Genellikle en uzak, “karanlık çağın” en “karanlığı” olarak nitelendirilen erken Orta Çağ Britanya’sında bile kendilerini çok daha geniş bir dünyanın parçası olarak hissettiler.

Yazar: Matthew Gabriele, David M. Perry

Çeviren: Ece Çam

Düzenleyen: Elif Rana Yılmazlar

Kaynak: Literary Hub

Leave a comment