Bebekliğini hatırlamıyor olmanın gizemi

Bebekliğini hatırlamıyor olmanın gizemi

Bebekler yeni bilgileri emen süngerlerdir – peki ilk anılarınızı oluşturmanız neden bu kadar uzun sürüyor? BBC Future araştırıyor.

Birkaç yıldır tanıdığınız biriyle öğle yemeğindesiniz. Birlikte partiler düzenlediniz, doğum günlerini kutladınız, parklara gittiniz ve ikinizin de dondurmadan hoşlanması sayesinde aranızda bir bağ oluştu. Birlikte tatile bile gittiniz. Bunların hepsi için size oldukça fazla para harcandı: kabaca 63.224 £. Mesele şu ki hiçbirini hatırlayamıyorsunuz.

Hayattaki en etkileyici an olan doğduğunuz günden ilk adımlara, ilk kelimelere, ilk yemeğe, anaokuluna kadar, çoğumuz ilk birkaç yılımıza dair hiçbir şey hatırlayamıyoruz. Kıymetli ilk anımızdan sonra bile, hatıralarımız çocukluğumuza kadar seyrelme eğilimindedirler. Peki bu nasıl olur?

Yaşamlarımızdaki bu büyük boşluk, on yıllardır ebeveynleri hayal kırıklığına uğratıyor; psikologları, sinirbilimcileri ve dilbilimcileri şaşırtıyor. 100 yıldan fazla bir süre önce ‘bebek amnezisi’ tabirini icat eden psikoterapinin babası Sigmund Freud için de küçük bir takıntı haline gelmişti.

Bu zihinsel boşluğu araştırmak, bazı ilginç soruları ortaya çıkartmıştır. En eski anılarınız gerçekten var mıydı yoksa sadece uyduruldu mu? Onları tarif edecek kelimeler olmadan da olayları hatırlayabilir miyiz? Ve bir gün yitip giden anılarınızı geri getirmek mümkün olabilir mi?

Bulmacanın bir kısmı, bebeklerin, diğer bir deyişle yeni bilgileri emen süngerlerin, her saniye 700 yeni sinirsel bağlantı oluşturmaları ve en başarılı poliglotu kıskançlıktan çatlatacak derecede iyi olan dil öğrenme becerilerini kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Son araştırmalar, bebeklerin daha rahimden ayrılmadan önce zihinlerini eğitmeye başladıklarını gösteriyor.

Ancak yetişkinler olarak bile, unutmamak için çaba sarf edilmedikçe bilgiler zamanla kaybolur. Yani bunun bir açıklaması şudur ki: bebek amnezisi, yaşamlarımız boyunca deneyimlediğimiz şeyleri unutmanın doğal sürecinin bir sonucudur.

Cevap, 19. yüzyılda yaşamış Alman psikoloğu Hermann Ebbinghaus’un çalışmasından geliyor. Ebbinghaus, insan hafızasının sınırlarını test etmek için kendisi üzerinde bir dizi öncü deney yapmıştır. Başlangıçta zihninin tamamen boş bir sayfa olduğundan emin olmak için, “kag” veya “slans” gibi rastgele harflerden oluşan bir kelime olan “anlamsız hece’yi” icat etti ve binlercesini ezberlemeye başladı.

Unutma eğrisi, öğrendiklerimizi hatırlama yeteneğimizin şaşırtıcı derecede hızlıca azaldığını gösteriyor: Kendi haline bırakıldığında, yani öğrenilen şeyleri hatırlamak için çaba sarf edilmediğinde, beynimiz bir saat içinde tüm yeni bilgilerin yarısını çöpe atıyor. 30. günde, öğrenilen bilgilerin yaklaşık %2 ila 3’ü akılda kalabiliyor.

En önemlisi, Ebbinghaus, bir şeyleri unutmamızın tamamen öngörülebilir olduğunu keşfetti. Bebeklerin anılarının farklı olup olmadığını anlamak için tek yapmamız gereken çizelgeleri karşılaştırmak. 1980’lerde bir hesap yaptıklarında, bilim adamları keşfettiler ki doğum ila altı-yedi yaş arasındaki dönemden beklediğimizden çok daha az şey hatırlıyoruz. Belli ki çok farklı şeyler oluyordu. 

Bazı insanlar sadece iki yaşındaki olayları hatırlayabilirken, diğerleri yedi ya da sekiz yaşlarından önce yaşanan hiçbir şeyi hatırlayamayabiliyor.

Garip bir şekilde, bazılarında perde diğerlerinden daha erken kalkar. Bazı insanlar sadece iki yaşındaki olayları hatırlayabilirken, diğerleri yedi veya sekiz yıl boyunca başlarına gelen hiçbir şeyi hatırlamayabilir. Ortalama olarak, hemen hemen üç buçuk yaşında düzensiz görüntüler ortaya çıkıyor. Daha da garip olanı ise, ülkeden ülkeye unutmada farklılıklar da gözlemleniyor. Burada ilk anılarımızın ortalama başlangıcı iki yıla kadar değişiklik gösterebiliyor.

Bu, boşluğu önceden açıklamak için bazı ipuçları verebilir mi? Bunu öğrenmek için Cornell Üniversitesi’nden psikolog Qi Wang, Çinli ve Amerikalı üniversite öğrencilerinden yüzlerce anı topladı. Milli basmakalıplardan da tahmin edilebileceği gibi, Amerikan hikayeleri daha uzun, daha ayrıntılı ve bariz bir şekilde benmerkezciydi. Çin hikayeleri ise daha kısa ve daha gerçekçiydi; ortalama olarak, onlar da altı ay sonra oluşmaya başladılar.

Çok sayıda başka çalışmayla desteklenen bir modeldir. Daha detaylı, kendine odaklı anılara sahip kişilerin anılarını hatırlaması daha kolay görünüyor. Kendi bakış açınızı geliştirmek olaylara anlam kattığından, kişisel ilginin yardımcı olabileceği düşünülüyor. Emory Üniversitesi’nde psikolag olan Robyn Fivush, “‘Hayvanat bahçesinde kaplanlar vardı.’ ve ‘Hayvanat bahçesinde kaplanlar gördüm ve korkutucu olmalarına rağmen çok eğlendim.’ düşüncelerinin arasındaki fark bu.” diyor.

Wang aynı deneyi tekrar, bu kez çocukların annelerine sorarak yaptığında, aynı sonuca ulaştı. Başka bir deyişle, anıları bulanık olanlar: anne bababalarınızı suçlayın.

Wang’ın ilk anısı, annesi ve kız kardeşi ile Çin’in Chongqing kentinde, ailesinin evinin etrafındaki dağlarda yürüyüş yapmaktır. Altı yaşındaydı. Mesele şu ki, ABD’ye taşınana kadar bu ona hiç sorulmamıştı. “Doğu kültürlerinde çocukluk anıları önemli değildir. İnsanlar ‘neden umursuyorsun ki?’ diye düşünür.” diyor.

Wang, “Toplum size bu anıların sizin için önemli olduğunu söylüyorsa, onlara tutunursunuz.” diyor. En eski anıyı hatırlama rekoru, geçmişe güçlü bir bağlılık duyan Maori Yeni Zelandalılarına aittir. Birçoğu, henüz iki buçuk yaşındayken meydana gelen olayları hatırlayabilir.

Kültürümüz, anılarımız hakkında konuşma şeklimizi de belirleyebilir, ki bazı psikologlara göre, anılarımız ancak konuşmada ustalaştığımızda ortaya çıkar. “Dil, anlatıma dayalı olan anılarımızı yapılandırmaya veya düzenlemeye yardımcı olur. Yaşanan deneyim bir hikâye yaratarak daha düzenli hale gelir ve bu nedenle zaman içinde hatırlanması daha kolay olur.” diyor Fivush. Bununla birlikte, bazı psikologlar bunun büyük bir rol oynadığı konusunda şüphecidir. Örneğin, doğuştan sağır olan çocuklarla işaret dili olmadan büyüyen çocukların ilk anılarını anlatmaları arasında hiçbir fark yoktur.

Epilepsi hastalığını tedavi etmek için yapılan başarısız bir ameliyattan sonra hipokampüsü zarar gören HM, yeni olayları hatırlayamadı. 

Bu bizi, beynimiz gerekli donanımı geliştirmediği için ilk yıllarımızı hatırlayamadığımız teorisine götürüyor. Açıklaması,kısaca hasta HM olarak bilinen sinirbilim tarihinin en ünlü adamından geliyor. Epilepsi hastalığını tedavi etmek için yapılan başarısız bir ameliyattan sonra hipokampüsü zarar gören HM, yeni olayları hatırlayamadı. St. John’s Üniversitesi’nde hafıza ve öğrenme üzerine çalışan Jeffrey Fagen “Hipokampüs öğrenme ve hatırlama yeteneğimizin merkezidir. Hipokampüs olmasaydı bu konuşmayı şimdi hatırlayamazdım.” diyor.

Bununla birlikte, ilginç bir şekilde, diğer tür bilgileri de öğrenebiliyordu – tıpkı bebekler gibi. Bilim adamları, aynaya bakarak beş köşeli bir yıldızın çizimini kopyalamasını istediğinde (ki göründüğünden daha zordur), bunun ona tamamen yeni gelmesine rağmen, her uygulamada kendini geliştirdi.

Belki de biz daha bebekken, hipokampüs bir olayla ilgili zengin bir anı oluşturmak için yeterince gelişmemiştir. Bebek fareler, maymunlar ve insanlar, yaşamlarının ilk birkaç yılında hipokampüse yeni nöronlar eklemeye devam ediyor. Hepimiz bebekken kalıcı anılar oluşturamayız ve öyle görünüyor ki yeni nöronlar üretmeyi bıraktığımız an, aniden uzun vadeli anılar oluşturabilir hale geliriz. Fagen, “Küçük bebeklerde ve küçük çocuklarda hipokampüsün çok gelişmemiştir.” diyor.

Peki, yeterince gelişmemiş hipokampüs, uzun süreli anılarımızın yok olmasına mı neden oluyor, yoksa bunlar hiç oluşmuyor mu? Çocukluktaki olaylar, biz onları unuttuktan çok sonra da davranışlarımızı etkilemeye devam edebileceğinden, bazı psikologlar bunların bir yerlerde hala var olabileceğini düşünüyor. Fagen, “Anılar muhtemelen şu anda erişilemeyen bir yerde saklanıyor, ancak bunu deneysel olarak ispat etmek çok zor.” diyor.

Yine de o zamandan ne hatırladığımız konusunda çok dikkatli olmalıyız. Çocukluğumuz muhtemelen hiç gerçekleşmemiş olaylarla ilgili yanılgılarla doludur.

Irvine, California Üniversitesi’nde psikolog olan Elizabeth Loftus, kariyerini bu fenomene adadı. “İnsanlar önerileri alabilir ve onları gözlerinde canlandırabilirler ve bu gözlerinde canlandırdıkları tavsiyeler onlar için birer anı gibi olur.” diyor.

Hayali olaylar

Loftus bunun ne kadar kolay olduğunu ilk elden deneyimledi. Henüz 16 yaşındayken annesi bir yüzme havuzunda boğuldu. Yıllar sonra bir akrabası, annesinin yüzen cesedini onun bulduğuna Loftus’u ikna etti. Bütün anılar canlanıverdi ta ki bir hafta sonra aynı akraba arayıp yanlış anladığını açıklayana kadar; aslında başka biriymiş.

Tabii ki, hiç kimse anılarının gerçek olmadığının söylenmesinden hoşlanmaz. Loftus, şüphecileri ikna etmek için kesin kanıtlara ihtiyacı olduğunu biliyordu. 1980’lerde, bir çalışma için gönüllüler topladı ve gönüllülerin anılarını kendisi uydurdu.

Loftus, nazik yaşlı bir kadın tarafından kurtarılıp tekrar bir araya gelmeden önce, bir alışveriş merkezinde ayrıntılı ve travmatik  bir kaybolma yalanı uydurdu. Olayı daha inandırıcı kılmak için işin içine ailelerini bile kattı. “Biz temel olarak katılımcılarımıza ‘annenizle konuştuk, anneniz bize başınıza gelen bazı şeyleri anlattı,’ dedik.” Kurbanlarının yaklaşık üçte biri buna inandı, hatta bazıları olayı canlı ayrıntılarla hatırlıyor gibi görünüyordu.  Aslında, hayali anılarımıza gerçekten deneyimlediğimiz anılarımızdan daha fazla güveniriz.

Anılarınız gerçek olaylara dayansa bile, muhtemelen asıl olayların, olayı yaşayan kişi tarafından değil de ona anlatılanlarla sonradan kalıplanmış ve yeniden biçimlendirilmişlerdir. Kız kardeşini keçeli kalemle zebraya dönüştürmenin komik olacağını düşündüğün zaman mı? Bir aile videosunda gördün. Annenin sana yaptığı inanılmaz üçüncü yaş günü  pastası mı? Bunu sana abin anlattı.

Belki de en büyük gizem, çocukluğumuzu neden hatırlayamadığımız değil, anılarımıza inanıp inanamadığımızdır.

Yazar: Zaria Gorvett

Kaynak: BBC

Çeviren: Seda Türkmen

Düzenleyen: Merve Ayyıldız

Leave a comment