Bazen bir roman okursunuz ve şöyle dersiniz: of, bundan harika bir film olur. Belki ilerleyiş mükemmeldir, ortam harikadır, karakterler inci gibidir ve roman belki seksidir veya komiktir veya hem seksi hem komiktir ve muhtemelen şaşırtıcı, her şeyi değiştiren bir tür sürpriz, senaristlerin ‘orta nokta’ diye tabir ettikleri tam ortadan sağlam bir tokat vardır. Kitabı kapatırsınız ve şimdiden yazarın adını ışıklarda görebilirsiniz.

Bana Adınla Seslen kitabını okumak böyle hissettirmiyor. Bu, André Aciman’ın romanının yukarıdaki özelliklerin hiçbirine sahip olmadığı anlamına gelmiyor; aslında bu özelliklerin hepsi var. Ama aynı zamanda roman genellikle kitapların uyarlanmasını zorlaştıran başka bir niteliğe de sahip: olaylar farklı bir birinci şahıs tarafından anlatılıyor ve bu şahsın – ki bu durumdaki şahıs, bir yaz İtalyan villalarında babasına yardım etmeye gelen yüksek lisans öğrencisine aşık olan bir genç, Elio – kendisi de aslında olaylar dizisinde yaşananlar kadar hikaye. Bu tür bir içselleştirmenin en ünlü örneği, elbette, Çavdar Tarlasında Çocuklar’dır. J.D. Salinger film haklarını satmadaki isteksizliğini dile getirirken şöyle yazmıştı:

“Anlatıcının sesinde iken kitabın ağırlığı, hiç durmayan gariplikleri, anlatanın okuyanlarına-dinleyenlerine karşı özel, aşırı ayrımcı tutumu, sokaktaki su birikintilerinde oluşan benzinden gökkuşakları hakkındaki ayrılıkları, köse bavullar ve boş diş macunu kartonalrı hakkındaki felsefesi veya perspektifi – tek kelimede, düşünceleri. Salinger meşru bir şekilde kendi birinci şahıs tekniğinden ayrılamaz.”

Aynı şey Elio için de söylenebilirdi ama şimdi yönetmen Luca Guadagnino’nun altından kalktığı bu güzel, seksi ve hareketli bir filmimiz var.

Film doğası gereği üçüncü bir şahıs ortamıdır. Yine de birçok açıdan filmde niteleme sayfada olduğundan daha kolaydır çünkü birini gördüğünüzde, rol yapan bir aktör de olsa, gerçek ve tam bir varlık olduklarını varsaymak ve belli belirsiz de olsa onlara önem vermek doğaldır. Bu görsellik olmadan yazar bunu gerçekleştirmek için daha çok çalışmalıdır. Yazar lap diye Armie Hammer koyup ‘vuhuu, hanımlar beyler!’ diyemez, film yapımcısı diyebilir. (Bir de şunu belirteyim ki unutulması veya üzerinde durulmaması daha kolay olsa da okuduğunuz hikâyedeki âşıkların arasındaki yaş farkı biraz rahatsız edici – filmin hakkını vermek lazım; Elio’yu daha yaşlı göstermeye çalışmıyor, bütün güzelliği ve tuhaflığı ve de o yaşın gerektirdiği çirkin giysiler ile hep 17 gibi gösteriyor.) Ekranda anında tanımlamalar daha kolay olsa da romanlar karakterlerin iç seslerine, düşünce sürecine daha çok erişmeyi sağlıyor – filmde bildiğimiz her şeyi bir diyalogdan, fiziksel bir davranıştan veya bazen doğrudan dış ses üzerinden anlıyoruz.

Bu roman da o kadar içseldir ki neredeyse maniktir. Sonuçta bu roman arzularla ilgili ve hikâyenin çoğunda arzu, arzulayan tarafından bile dile getirilmiyor. İlk sayfalarda Elio’nun, yani anlatıcının, her şeyi başlatmış olabilecek an üstüne an, görüntü üstüne görüntüyü ortaya döktüğü bir yığın enstantane var. Çok fazla şey var; emin olamıyor. Görünüşe göre her şeyi zar zor anlatabiliyor.Anlattıkları da karmaşık. Plaj mıydı, tenis sahası mı, ilk yüzme mi, sıyrılmış kollar mı, bir yemekte veya başkasında Oliver’ın avuç içlerinin “neredeyse tozpembe, bir kertenkelenin karnının alt tarafı gibi parlak ve pürüzsüz. Özel, yalın, toy, bir sporcunun yüzündeki kızarıklık veya fırtınalı bir gecede şafak çıkması gibi.” olan rengi mi? Avuç içleri: toy! Bu tür tanımlama ve yeniden tanımlamalar sayfadaki arzuyu uyandırıyor ve besliyor. Filmde işe yaramıyor. Bir aktörün avuç içlerine kamerayı istediğin kadar doğrult; fırtınadan sonraki bir şafağa erişemeyeceksin.  

Yazım öğretmenlerimden biri, onu herhangi bir edebi esere en çok çeken şeyin ‘aklın niteliği’ olduğunu söylemişti; bir arkadaşınızla günlerce veya saatlerce ayrı kaldığınızda hissettiğiniz konuşma dürtüsü ile aynı şey. Arkadaşınızı arayıp hiçbir şey söylemeyebilirsiniz çünkü neyin söylenmiş olması önemli değildir. Önemli olan kaçırdığınız şeylere nasıl baktığıdır. Dünyanın, onun sesinden filtrelenmiş olarak duyduğunuz şekilde size sunulmasıdır. Elio’nun sesi Bana Adınla Seslen’in temel taşı. Tekrarmıyorum; roman Elio’nun ilk aşkından daha çok onun tutkusu ile ilgilidir ve tutku muhtemelen bizim tüm ilginç insanlık sürecimizin en önemlisidir.

Bu yüzden yeterince iyi film uyarlamaları kolayca yapılabilirdi; eğer film sadece bir yaz aşkı hakkında, güzel bir yerde geçen, güzel aktörleri olan bir film olsaydı bu sorun olmazdı. Veya film kolayca mahvolabilirdi. Film yapımcıları orijinal metnin acımasız içselleştirmesine bakıp şunu diyebilirdi: Bak ne diyeceğim, bütün bunları açıklaması için sadece bir seslendirmeye ihtiyacımız var. Ama film ne iyi oldu ne de kötü.  Bunun yerine Guadagnino çok güzel bir şey yaptı: Aciman’ın manik entrikalarını sessizlik ile değiştirdi. Bu filmde çok fazla sessizlik var. Çok tuhaf çünkü bazı yönlerden kitabı tam tersi gibi, kitap kelimelerle dolu ve sadece kelimeler de değil; bir milyon tarif, bir milyon aynı anın sermest görüşleri ile dolu. Ve yine de, genel kanının aksine, filmin sessizliği izleyiciye kitabın anlatıcısının devamlı düşünsel akımının aynı esas izlenimini veriyor. Belki de sadece dikkatin ekranda ve sayfada nasıl farklı verildiği ile alakalıdır; bunu bu filmi izlerken öğrendiğimi gördüm. Kendimi dikkatle bakarken, beklerken, halde ve durumdaki değişiklikleri dinlerken buldum ki bu, filmin bizden çok fazla istemediği bir şey.  

Şunu söylemeliyim ki, aynı şeyin başka bir ortamdaki kusurlu bir versiyonu olmak yerine orijinal metne eşlik eden bir parçayı andıran bir roman uyarlaması ile hiç karşılaşmamıştım. Evet, film roman ile aynı olayı anlatıyor ancak her bir biçim de bir diğerini tamamlıyor hatta derinleştiriyor. Bu ikisi için de geçerli. Film görsel güzelliği ve bir şeylere gebe sessizliği verirken ödünç verirken kitap içgörüyü, her sahnenin bir çözümünü veriyor. Filmi izlerken roman olmadan da tamamen anlayabileceğimi merak ettim ancak şimdi düşününce romanın, filmin renkleri ve duygularıyla demlendiğini görüyorum. Söyleyebileceğim tek şey: ikisi de güzel sanat eserleri. İkisine de bakmalısın. Hatta birinin adıyla diğerini çağırabilirsin.

 

Yazar: Emily Temple

Çevirmen: Ece Çatak

Kaynak: Literary Hub