Vincent’ın Sarı Ev’de Gauguin ile yaşamı hakkında iki resmin ortaya çıkardıklarına bir bakış

Vincent van Gogh, Van Gogh’un Sandalyesi (1888-89)- National Gallery, London

19 Kasım 1888’de Vincent, kardeşi Theo’ya son iki fotoğrafı hakkında onları “oldukça komik” olarak tanımladığı bir mektup yazdı. Biri, ‘duvara karşı kırmızı kiremitlerin üzerine sarı bir tahta ve hasır sandalye olan’ gün ışığındaki kendi sandalyesiydi. Diğeri ise Gauguin’in koltuğuydu. Van Gogh’un kişiliği hakkında bildiğimiz kadarıyla “komik” derken muhtemelen eğlenceden çok merakı kastediyordu.

Vincent van Gogh, Gauguin’in Koltuğu (1888) Van Gogh Müzesi’nin izniyle, Amsterdam (Vincent van Gogh Vakfı)

İki sandalye resmi, Ayçiçeklerinden sonra en büyük ve en yenilikçi natürmortlarıdır. Ancak Van Gogh’a göre boş sandalyeler, içinde oturan kişiyi temsil ediyordu, yani bir bakıma, bunlar bize Arles’daki Sarı Ev’de dokuz haftayı birlikte paylaşan iki sanatçıyı anlatan eşit derecede portrelerdir.

Sandalyeler, Van Gogh ve Gauguin’in uzun bir günün ardından akşamları şövalelerinde toplandıkları ön oturma odasında dururdu. Modern sanatın geleceği hakkında konuştukları ve sık sık tartıştıkları yer orasıydı.

Mobilya olarak, sandalyeler oldukça dikkat çekiciydi: 1906 kartpostalı, arketip bir Arles ortamını temsil etmek için bir dioramada sunulan çok benzer iki sandalyeyi gösteriyor. Ancak Van Gogh’un fırçası bu sıradan nesneleri son derece yaratıcı görüntülere dönüştürdü.

Arles Diorama, Exposition Coloniale’de sergilendi, Marsilya (1906), kartpostal

Van Gogh’un hasır kaplı koltuğu, ressamın kendisini mütevazı bir adam olarak nasıl gördüğünü yansıtan sade, rüstik bir mobilya parçasıdır. Sandalyedeki nesneler çok kişiseldir ve piposu ve tütün kesesiyle Van Gogh’un yansıtıcı kişiliğini düşündürür. Sigara içmek onun sürekli zevkiydi, rahatlamasına yardımcı oluyordu. Bu nedenle resim neredeyse bir oto portre olarak görülebilir. Arkadaki, görünüşe göre filizlenen soğanlarla dolu olan meraklı, imzalı kutunun önemi bir muamma olarak kalıyor.

Sandalyenin neredeyse izleyicinin alanına girmesiyle yapıtın perspektifi çarpıcı bir hal alıyor. İç mekânın duvarları aslında beyaz badanalı olsa da Van Gogh sarı sandalyenin aksine onları açık turkuaz olarak boyamış. Kapı muhtemelen dışarıya, sokağa ve küçük bir halk bahçesine açılıyor.

Gauguin’in Koltuğu bir gece sahnesi, belki de ünlü cinsel hünerinin bir yansıması. Rahat koltuk, müsterih ve başarılı bir adamı temsil ediyor. Koltukta parlayan bir mum ve Gauguin’in yatmadan önce güzel bir kitapla rahatlayacağını düşündüren iki çağdaş roman var.

Mekân, kısmen Gauguin’i güneye doğru yolculuğa çıkarması için cesaretlendirmek için Van Gogh’un sadece bir ay önce kurduğu gaz lambasıyla aydınlatılıyor. Bu kez duvar koyu bir yeşil.

Bu ev sahnelerini boyadıktan bir ay sonra, Sarı Ev’deki hayat Van Gogh’un kulağını kesmesi ve Gauguin’in Paris’e kaçmasıyla paramparça oldu. Bu natürmort çifti, birlikte geçirdikleri zamanın bir kanıtı olarak kalır.

İki sandalye bir çift olarak boyandı

Van Gogh literatüründe ele alınmayan gizemlerden biri, iki resmin neden bölünmüş olduğudur: Van Gogh’un Koltuğu şu anda Londra’daki Ulusal Galeri’de Gauguin’in Koltuğu ise Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nde.

Vincent’ın 1890’daki ölümü üzerine her iki resim de kardeşi Theo’ya miras kaldı ve ertesi yıl öldükten sonra Theo’nun eşi Jo Bonger ve oğluna geçti. 1923’te Van Gogh’un Sandalyesini Londra’daki Leicester Galerilerinde bir sergiye ödünç verdiler.

Birkaç hafta sonra, Samuel Courtauld tarafından sağlanan fonla Ulusal Galeri tarafından 800 poundun biraz altında satın alındı. 1926’da Courtauld, Van Gogh’un Sandalyesinin sanatçının manzaralarından birini satın almak için “çok fazla Van Gogh’a sahip olmamamız gerektiğini” söyleyerek satılabileceğini önerdi. Neyse ki, Selvili Bir Buğday Tarlası resmi (1889), sandalye resmi alınmadan satıldı.

Theo’nun eşi Jo’nun o zamanlar yaklaşık 200 tabloya sahip olduğu düşünüldüğünde, oldukça kişisel olanı satmayı seçmesi şaşırtıcı. Aynı zamanda, sanatçının, çok açık bir şekilde bir çift olarak gördüğü şeyi bölmek anlamına geliyordu.

İki natürmort eser, sonraki sanatçılar için büyük bir ilham kaynağı oldu. Lucian Freud onları fazlasıyla beğendi ve bir keresinde biyografisini yazan William Feaver’a şöyle dedi: “Her şey otobiyografik ve her şey bir portredir bu sandalye bile olsa.”

Yazar: Martin Bailey

Kaynak: The Art Newspaper

Çeviren: Ayşe Duruk

Düzenleyen: Serap Demirtaş