Kısacası, Mario Draghi’nin yıllar boyunca tanıttığı ve ona çok övgü kazandıran çeşitli kurumsal yenilikler ECB’yi ulusal hükümetlerin güvenebileceği son çare kredisine dönüştürmek yerine, onu ülkelere ekonomik sorunlarını şantaj malzemesi yaparak neoliberal ve kemer sıkmaya yönelik reformlar uygulatan bir ‘son çare satıcısı’ haline getirdi.

Bu, 2015 yazında, Draghi euro bölgesinin mali-ekonomik statükosunu korumak için bütün bir ülkeyi dize getirmeye bile hazır olduğunu ortaya koyunca aşikar oldu. Radikal bir kemer sıkma karşıtı kampanya yürüten Alexis Tsipras liderliğindeki sol parti Syriza’nın Ocak 2015’te Yunanistan’da iktidara gelmesinden sonra, Yunan hükümeti ve AB yetkilileri arasında dramatik bir siyasi açmaz oluştu. Tsipras, ülkenin kamu borcunu, maliye politikasını ve reform gündemini yeniden müzakere etmeye ve ülkeye zarar veren kemer sıkma politikalarını tersine çevirmeye çalıştı. Ancak açmaz yaza kadar çözülmüştü, çünkü yaza gelindiğinde Yunanistan hükümeti teslim olmuş ve Yunan “isyanına” son veren ve daha fazla kemer sıkmayı şart koşan yeni bir kredi anlaşmasının ağır şartlarını kabul etmişti.

Syriza’nın tesliminden genellikle önde gelen Avrupa ülkeleri sorumlu tutulur (her şeyden önce Almanya). Fakat, en zararlı rol ECB’nin kendisi tarafından oynandı. Hatta, Avrupa’nın yeni Yunan hükümetine karşı savaşında ilk kurşunlar merkez bankası tarafından atıldı. 4 Şubat’ta, Syriza’nın ilk seçim zaferinden sadece dokuz gün sonra ECB, Troika finansal yardım programına tabi tutulan ülkelere verilen bir istisna olan ve Yunan bankalarının resmen “önemsiz” olarak derecelendirilmiş teminatlı Yunan hükümet tahvilleri sunup “normal” ECB likiditesine erişmesine izin vermeyeceğini iddia ederek Yunan hükümetini ana kredi hatlarının birinden mahrum etti. O andan itibaren bankalar daha pahalı Acil Likidite Yardımına (ELA) güvenmek zorunda kalacaklardı. ECB “şu anda [mali yardım] program incelemesinin başarılı bir şekilde sonuçlandırılmasının mümkün olmadığı” bahanesini sundu.

Bu, birkaç nedenden ötürü olağanüstü bir karardı: yeni Yunan hükümeti sadece bir haftalıktı ve alacaklılarla ve troyka ile kredi anlaşmasını uzatmak için üç haftası daha vardı. Daha da kötüsü, ECB’nin harekete geçmesi, halihazırda başlamış olan sermaye kaçışını önemli ölçüde hızlandıran bir banka akını başlattı. Bunu aylarca çok gergin müzakereler izledi, bu sırada Yunan hükümetinin önerileri troyka tarafından reddedildi, sermayenin kaçışını daha da şiddetlendirdi ve Yunan bankalarının varlık değeriyle piyasa değerinin düşmesine neden oldu. Sorun Haziran 2015’te doruğuna ulaştı. 25 Haziran’da Tsipras hükümeti, hükümetin IMF’ye borçlu olduğu 1,55 milyar € tutarındaki ödemeyi devretmesine izin vermek amacıyla yeni bir kredi için troyka tarafından öne sürülen “nihai teklifi” reddetti ve iki gün sonra, gelecekteki müzakerelerde elini güçlendirmek için stratejik bir hareketle, 5 Temmuz’da yapılacak teklifin şartlarına ilişkin bir referandum yapılacağını duyurdu. Ertesi gün 28 Haziran’da, ECB, Yunanistan merkez bankasına ELA tesisini artırma teklifini reddetti ve Yunan hükümetini, ülke bankalarını kapatmak, sermaye kontrolleri uygulamak ve bireysel para çekme işlemlerini Yunan iş dünyası ve vatandaşlar için muazzam bir maliyet ile, günde 60 € ile, sınırlamaktan başka seçenek bırakmadı. 

Hikâyenin geri kalanı iyi biliniyor: Yunan halkı, troyka tarafından talep edilen tasarruf teklifini toplu olarak reddetse de Yunan hükümeti siyasi bir tavır sergiledi ve daha önce reddettiğinden bile daha cezalandırıcı olan Avrupa Birliği’nin şartlarını kabul etti. ECB’nin, nihai olarak Yunan hükümetini tamamen teknik bir gerekçe olmaksızın kesinlikle siyasi bir hamleye yol açacak şekilde yola getirmede önemli bir rol oynadığına şüphe yok.

Ekonomist Mario Seccareccia’nın yazdığı gibi, ECB, “bunun Yunan bankalarının bir ödeme gücü sorunu değil; kamuda artan bir nakit istiflemesiyle kendini gösteren ve şüphesiz ECB’nin kendi eylemlerinin yol açtığı belirsizlik ve korkudan kaynaklanan sistemik bir nakit sorunu olduğunu bilmesine rağmen” Yunan bankalarına nakit akışını kesti.

Dolayısıyla ECB, hiçbir zaman Euro bölgesinden çıkmaya yönelmemiş bir üye ülkenin ödeme sisteminin düzgün çalışmasını sağlamak ve desteklemek yerine, Yunan ödeme sistemini daha da istikrarsızlaştırmak ve Syriza hükümetini ağır kemer sıkma önlemlerini kabul etmeye zorlamak için nakit desteğini kasten kesti (o dönemde ‘geçici’ bir Grexit planı kuranlar ise bizzat Alman liderlerdi.)

Bu dönem, Euro bölgesinde merkez bankası bağımsızlığının varsayılan faydalarının yerini, artık devletlerin hiçbir tür demokratik kontrole tabi olmayan merkez bankalarına bağımlılığının aldığını gösteriyor. Tarihte, bir merkez bankasının seçilen hükümetin siyasi gündemini zorlamak için kendi ülkesinin bankacılık sistemini kasıtlı olarak çökerttiği başka bir örnek bulmak zor olurdu. Ancak Draghi altında olan tam olarak budur.

Bu tecrübe aynı zamanda Euro bölgesinin sorunlarının ülkeler arasındaki farklılıkların ya da federal düzeyde istikrar mekanizmalarından ve gerçek anlamda temsili kurumlardan yoksun olmalarının ötesinde olduğunu gösteriyor (ancak bu sorunlar da gerçektir.) Gerçek çok daha rahatsız edici: son on yıl boyunca, Euro bölgesi post-demokratik yönetimden otoriter bir demir kafese dönüştü. Ve bunun sebebi büyük ölçüde Mario Draghi’dir.

 

Yazar: Thomas Fazi

Çevirmen: Başak Çetinbülüç

Kaynak: Jacobin