Avrupa Merkez Bankası şefi Mario Draghi Ekim ayında görevinden ayrıldığında, “euro’yu kurtardığı için” geniş çapta övgü topladı. Fakat bunu krizi daha da kırılmaz bir kemer sıkma rejimi uygulamak adına kullanarak işçiler pahasına yaptı.

Mario Draghi’nin sekiz yıllık görev süresi geçen ay sona ermişken, Avrupa’nın yöneticileri, giden Avrupa Merkez Bankası (ECB) başkanına kutsalmışçasına hürmet göstermek için sıraya girmişlerdi. Üst tabakanın kendini övme çabası neredeyse karikatürize bir haldeydi. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, Draghi’ye “Avrupa hümanizminin meşalesini devrettiği” için övgüde bulundu. İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, “Avrupa ekonomik sistemini daha sağlam” yaptığı için teşekkür etti. Eski Uluslararası Para Fonu (IMF) genel müdürü ve ECB yöneticisi olarak Draghi’nin yerini alan Christine Lagarde “Euro bölgesinin başarısı ve halkın refahının devamını sağlama” konusundaki başarısını methetti. Fakat hepsinden öte, Draghi’yi “euro’yu kurtardığı” için kutladılar.

Bu son iddianın biraz gerçekliği var. Ancak bu oldukça tartışmalı bir başarı. Draghi’nin euroyu “kurtarmış” olması, onu aynı zamanda hükümetlere sakat bırakan kemer sıkma önlemleri ve neoliberal “yapısal reformlar” uygulamaları için şantaj yapan ve direnmeye cesaret edenleri ezen adam yapıyor. Euro bölgesini işlevsiz fakat resmi olarak demokratik bir para birliğinden, hükümetlerin disipline edildiği ve cezalandırıldığı benzeri görülmemiş bir yönetim yapısına dönüştürmekten sorumlu olan adam.

Draghi ve merkez bankacılığına yönelik “aktivist” yaklaşımının öncülüğünü yaptığı mekanizmalar sayesinde, resmi demokratik süreçler, her şeyden önce ECB’nin elleriyle olmak üzere finansal ve parasal şantaj yoluyla sistematik olarak yıkıldı. Bu tür yönetim yapıları altında, euro bölgesi üye devletlerinin kavramın dar “burjuva” anlayışına göre bile hala demokrasi olarak kabul edilip edilemeyeceği sorgulanabilir. Sonuçt, Draghi, seçilmemiş teknokratların – siyaset tarafından karalanmadığı iddia eden, ancak aslında sermayenin sınırsız tahakküm arzusunu somutlaştıran “uzmanların”- gücünde tehlikeli bir yükselişi sembolize ediyor.

Canavarın Doğuşu

Draghi yoktan var olmadı. Goldman Sachs’ın genel müdürü (2002–2005) ve İtalya Bankası yöneticisi (2005–2011) olarak geçirdiği seçkin bir kariyerin ardından, 2011 sonunda ECB’nin yeni başkanı olarak görevini üstlendi. Bu noktada Avrupa merkez bankası, ana akım çevrelerden bile finansal krizi ele alması ve durgun durgunluğu nedeniyle halihazırda fazlasıyla eleştiri alıyordu . 2010 ve 2011 yıllarında ECB Yunanistan’ın borcunu yeniden yapılandırma konusundaki tüm konuşmalarına karşı çıktı, bunun yerine hükümetini Fransız ve Alman banka alacaklılarına borç ödemekte kullanılan ek borçlarla mahvetti.

2011 yılında, diğer tüm merkez bankaları faiz oranlarını düşürürken Avrupa Merkez Bankası, faiz oranlarını iki katına çıkardı ve durgunluğu daha da şiddetlendirdi. Daha büyük bir sorun ise, krizin ilk yıllarında Draghi’nin selefi Jean-Claude Trichet’in euro bölgesi devlet tahvil piyasalarını desteklemek için müdahale etmeyi reddetmesiydi. Bu, üye ülkeleri finansal spekülasyonun insafına bırakıp artan faiz ödemelerini karşılamak için ağır kemer sıkma önlemleri uygulamak zorunda bırakmıştı. Bazı durumlarda ise bu, devletleri sözde troykadan, Avrupa Komisyonu, ECB ve Uluslararası Para Fonu (IMF) temsilcileri ile üçlü bir komiteden finansal yardım istemeye zorladı. Bunun kendisi de aslında siyasi bir araçtı, “yardımın” koşulu daha da ağır kemer sıkma politikalarıydı.

Trichet’in daha sonra kabul edeceği gibi, merkez bankasının mali krizin ilk aşamasında halka açık tahvil piyasalarını desteklemeyi reddetmesi, euro bölgesi hükümetlerine bütçelerini pekiştirmeleri ve (neoliberal) “yapısal reformlar” uygulamaları için baskı yapmak içindi.

Draghi’nin gelişiyle, birçok kişi bunun değişeceğini umuyordu. Umutları ECB’nin nihayet o zamanlar tüm hızıyla süren Avrupa devlet borç krizine daha müdahaleci ve kuvvetli bir yaklaşım izleyeceği yönündeydi. Ve tam olarak istediklerine sahip oldular – çoğunun aklındaki gibi olmasa da. Klasik, “ne dilediğine dikkat et” durumuydu. Draghi, Trichet döneminde ortaya çıkan üye devletlerin işlerine müdahalesini radikalleştirdi.

Aslında bu, Draghi’nin resmen ECB’deki görevini üstlenmesinden birkaç ay önce Ağustos 2011’de çoktan görülebiliyordu. İtalyan tahvillerinin faizleri artarken Draghi ve Trichet, İtalyan hükümetine gizli kalması amaçlanan olağanüstü bir mektup gönderdi. Ancak bu mektup daha sonra sızdırıldı ve ECB’nin İtalya’ya “yapısal reformlar” adına krizi nasıl şantaj malzemesi olarak kullanacağını tam olarak gösterdi.

Mektup, İtalya’nın kriz sonrası cari açık kapatma planının “yetersiz olduğunu” öne sürüp “kamu idaresinin kapsamlı olarak yapılandırılmasını talep ediyordu; “yerel kamu hizmetlerinin topyekun liberalleştirilmesi”, “geniş çaplı özelleştirmeler”, “kamu çalışanlarının maliyetini … gerekirse maaş kesintileriyle azaltma”, “kolektif maaş anlaşması sisteminde reform”, “daha sıkı … emekli maaşı kriterleri” ve hatta “mali kanunları sıkılaştıran anayasal reformlar” da buna dahildi. Hepsinin “yatırımcıların güvenini tazelemek için” gerekli olduğu iddia ediliyordu.

Bu tür talepler, ECB’nin parasal ayrıcalıklarının büyük ölçüde aşılmasını temsil ediyordu. İtalya’nın o dönemdeki ekonomi ve maliye bakanı Giulio Tremonti, hükümetinin yaz aylarında biri terörist bir gruptan diğeri de ECB’den olmak üzere iki tehdit mektubu aldığını söyleyerek “ECB’den olan daha kötüydü” dedi. İtalya hükümeti daha geniş kapsamlı reformlar ve daha derin bütçe kesintileri vaat ettiğinde, ECB borçlanma maliyetlerini düşürmek için İtalyan tahvilleri alarak müdahil olmayı kabul etti.

Ancak Eylül ayına kadar, İtalya’nın on yıllık tahvil getirileri bir kez daha artmaya başlamış ve Kasım ayına kadar yüzde 7’lik kritik eşiğe ulaşarak Başbakan Silvio Berlusconi’ye meclis çoğunluğunu kaybettirip onu istifaya zorlamıştı. Bu noktada, İtalyan cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano, eskiden Avrupa komiseri ve Goldman Sachs’ın uluslararası danışmanı olan Mario Monti’yi, sözde siyasi bölünmelerin üzerinde duran sözde teknik bir hükümet oluşturmak üzere atadı.

Çoğunluk, bu politik krizi, Avrupa’nın baskın ​​“borç krizi” anlatısına paralel olarak, finansal piyasaların Berlusconi’nin ekonomik krizi kötü bir şekilde yönetmesine “doğal” tepkisi olarak tasvir etti. Ancak, gerçekte olan çok daha endişe vericiydi. Yakın zamanda Financial Times’ın bile itiraf ettiği gibi, Draghi yönetimindeki ECB’nin İtalyan tahvil alımlarını kesme yoluyla kasıtlı olarak faiz oranlarının güvenli seviye üzerine çıkmasına yol açarak ve Berlusconi’nin görevden alınmasını İtalya tahvil ve bankalarına daha fazla ECB yardımı için ön koşul olarak öne sürerek “Silvio Berlusconi’yi seçilmemiş Mario Monti lehine istifaya zorladığı” artık daha da açıktır. 2011 sonlarında Draghi’nin “Berlusconi hükümetini 2011 yılının yazında ve sonbaharında ayakta tutan İtalyan tahvili alımlarını durdurmaya karar verdiğini” 2017 röportajında, Mario Monti’nin kendisi bile itiraf etti.

 

Yazar: Thomas Fazi

Çevirmen: Başak Çetinbülüç

Kaynak: Jacobin