Önceden herkes tarafından bilinen bir yazar olan Samuel Johnson, şimdi pek okunmuyor. Bu büyük bir kayıp çünkü Johnson insan zihnini, ağlanacak haline güldüğümüz zaaflarını ve iki tarafı çıkmaz sokaklarını anlamış bir yazardı. Yaratıcılık olarak adlandırdığımız esrarengiz durumun doğasını da anlamıştı. Şans eseri bulunan ya da birkaç derste, seminerde ustalaşılacak bir durum değildi bu. Disiplinle birlikte dikkat dağınıklığından arınmış bir zihin gerektiriyordu. Biyografisinin yazarı ve aynı zamanda sekreteri olan Boswell, Johnson’un kendisine 1783’te “Sevgili dostum, düşüncelerini riyâdan uzaklaştır.” dediğini anlatıyor. 

“Riyâ”, ikiyüzlülük, sahtekarlık, yalanlarla insanın hem kendisini hem de başkalarını kandırması anlamına gelen eski bir kelime. “Bu, toplum içinde takındığımız tavırlardan bir tanesi,” dedikten sonra “ancak bunu o kadar hafife alma.” diye ekliyor Johnson. Tavsiyesi birkaç yüzyıl boyunca yankı uyandırsa da, zamanla anlamını yitirmiş ve internette manzara fotoğrafları üzerine yazılan banal özlü sözler mezarlığına düşmekten kendini kurtaramamış. Şimdi yapacağımız şey ise bu tavsiyeyi mezardan çıkarıp aslında anlatmaya çalıştığı şeyi anlamaya çalışmak. 

Elimizde bunu yaparken kendimize kaynak olarak kullanabileceğimiz birçok bilimsel çalışma bulunuyor. Mesela, Derek Beres, 2014’te nörobilimci Daniel Levitin’in “aşırı bilgi yüklemesinin düşüncelerimizi gürültüye boğduğunu” kanıtlayan bir araştırması olduğunu yazmıştı. Bu durum hem yaratıcılığımızı hem de zaten sınırlı olan irademizi baltalıyor. Levitin, 2015’te Amerika’nın en ünlü radyo programlarından olan The Diane Rehm Show’da Susan Page ile konuşmasında, “Çok şey başardığımızı düşünebiliriz ancak bu sadece bir illüzyon. Bir nörobilimci olarak söyleyebilirim ki, beynimizin çok başarılı olduğu tek konu kendini kandırmaktır.” demişti. 

T. S. Eliot, geçmişten gelen başka bir huysuz ses daha, Johnson gibi kendi dönemindeki bilgi kirliliğinden şikayet ederek, “Kaybolan bilgelik ilmin neresinde? Kaybolan ilim bilginin neresinde?” diye sormuştu. Bu soru, okurlarının günlük hayatta bilgi olarak kabul ettiği şeylerin aslında ne olduğunu sorgulamasına neden oluyor. Belki de bilgi gibi görünenler aslında dikkat dağınıklığımızın, takıntılı düşüncelerin ya da gereksiz meşguliyetlerin ürünüdür. Stanford’da araştırmacı olan Emma Seppälä da “mutluluğun bilimi” konusundaki araştırmasında bunu savunuyor. Seppälä’nın Quartz’daki yazısı şöyle:

Beynimize rahatlaması için zaman tanımalıyız. İşyerinde yoğun bir şekilde verileri düzenliyoruz, problemleri analiz ediyoruz, yazı yazıyoruz ve bunların hepsi odaklanma gerektiriyor. Çalışmıyorken bile kasa sırası beklerken başımızı telefonlara gömüyoruz ya da saatlerimizi başında geçirdiğimiz Netflix’te kendimizi kaybediyoruz

Seppälä, biraz rahatlamamızı ve uyarıcılara olan bağımlılığımızdan kurtulmamızı tavsiye ediyor. Bunu telefonu yanımıza almadan uzun yürüyüşler yaparak, yeni bir şeyler deneyerek, oyunlarla eğlenceli aktiviteler için de zaman ayırarak ve genel olarak kendimize boş vakit yaratarak yapabiliriz. Peki bunlar tam olarak nasıl işe yarıyor? İsterseniz birkaç araştırmaya daha göz atalım. Bar-Ilan Üniversitesi’nden Moshe Bar ve Shira Baror dikkat dağınıklığını, “zihinsel yük”, “takıntılı düşünceler”, “askıda kalmış düşünceler” ile “düşünce akışımızı tıkayan başıyla sonu belli olmayan bilgiler” olarak tanımlıyorlar. Bar, New York Times’a yazdığı yazıda “Meşgul bir zihin, düşüncelerin kendine özgü ve yaratıcı olmasını engeller.” diye belirtiyor. Jessica Stillman ise bu durumdan bir yazısında “Tıka basa dolmuş zihin, yaratıcılığın katilidir. ” diye bahsetmiş. 

Psychological Science dergisinde yayınlanan bir makalede, Bar ve Baror “aşırı yükleme yapılan durumların” tekdüze düşüncelere zemin hazırladığını anlatıyor. Deneylerinde katılımcılarına rastgele bir rakam dizisini verip akıllarında tutmalarını söylüyorlar ve sonrasında kelime çağrışım oyunu oynatıyorlar. “7 basamaklı sayı verilen katılımcılar, kelime çağrışım oyununda en klasik cevapları (beyaz-siyah) verdiler.” diye yazan Bar, devam ediyor, “ancak 2 basamaklı sayı verilen katılımcılar daha özgün ve farklı kombinasyonlar (beyaz-bulut) buldular.” Beynimizin kapasitesi sınırlıdır. Onu düşüncelerimizle sıkboğaz edersek, bu kaosta bir düzen yaratmak için alışılmış yollarla işlerini halleder. 

Dr. Johnson, başka bir yerde yazdığı yazıda “Hayal gücü, biraz aylak, biraz deli dolu. Sınır tanımaz, kısıtlamalara karşı sabırsız, gerçekliğe sığmayan bir yapısı var. Kavramlar arasında keskin ayrımlar yapmayarak içimizdeki mantıkçıyı her daim şaşkına çevirmeyi başarıyor.” diyor. Bar ise, beynimizin yaratıcı işleviyle bilgiyi analiz etme işlevi arasındaki farka dikkat çekerek bu durumu “keşfetme arzusuyla sömürme arzusunun çatışması” olarak tanımlıyor. Beynimizi tıka basa bilgiyle doldurmak zaten bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız verileri beynimizin sık kullandığı, risksiz ve güvenli yöntemleri deneyerek sömürmesine yol açıyor. Duş alırken ya da uzun yürüyüşlerde olduğu gibi rahat bırakıldığında ise beynimiz varolan kalıpları kullanmak yerine farklı yollar keşfederek başka şartlarda ortaya çıkamayacak yaratıcı fikirler üretebiliyor. 

Drake Baer’in Amerika’da popüler bir dergi olan New York Dergisi’nin Bilim Köşesi’nde kısa ve öz bir şekilde bahsettiği gibi, “En iyi fikirler, düşünecek bir şeyiniz olmadığında aklınıza gelir.” Devamlı telaş içinde, dikkat dağıtıcıların her an her yerde olduğu, fikirlerin havada uçuştuğu bir ortamda bu aşamaya gelmenin de farklı bir çaba gerektirdiği doğru. Ancak tüm bunları bir kenara bırakıp, zihnimize bazen nefes aldırsak nasıl olur? 

 

Yazar: Josh Jones

Çevirmen: Şeymanur Sank

Kaynak: Open Culture