Günce 1935-1944 olarak İngiltere’de yayımlanan Mihail Sebastian’ın günlüğü alışılmışların üstünde bir belgedir. Öte yandan bu belge, hem Romanya’nın kendisinde hem de Romanya himayesi altında olan Ukrayna’da yaşayan 400.000 Yahudi’nin öldürüldüğü, Nazi Almanya ile Romanya’nın müttefik olduğu zamanlardan kalma Yahudi bir yazarın bir vasiyetnamesi niteliğindedir. Günlük, bir ırkçının, Sebastian’ın kendi camiasından olan düşünürlerden ve yazarlardan oluşan, Romanya’nın çoğu entelektüel kesimin savunucusu olduğu milliyetçi gündemin kabul edilebilirliğini anormal şekilde normal olarak tasvir ediyor. Sebastian’ın arkadaşı olan Eugene Ionesco, kısa soluklu bir kabus gibi olan Rhinoceros adlı oyunun sürecini anlattı. Sebastian’ın günlüğü de aynı süreci dereceli ve açık bir şekilde ortaya koyuyor. O, teker teker bu entelektüellerin muhafazakarlığın mantığına pes edişlerini gösteren konuşmalar yazdı.

Sebastian’ın otobiyografik romanı For Two Thousand Years (1934), okuyucuyu zihinsel ve duygusal olarak 1920 ve 1930’lara götürüyor ve bu eser, Günce’ye ilave olarak okunabilir. Böylesine bir kitabı okurken ortaya çıkan soru tarihin kendini tekrar edip etmemesi değil, onun bir şeye katkısı olup olmamasıdır. Soykırımın öngörülebilir olup olmamasını merak edenler için cevap burada.

Hikaye önemli bir yıl olan 1923’te başlamakta. Bükreş’teki üniversiteye girmeye çalışan isimsiz anlatıcı, sırf Yahudi olduğu için birtakım öğrenci grubu tarafından dövülüyor. Çocukluktan aşinalıktır ki onun bu zorbalığa dönütü felsefi. O, diğerlerinin kendisini tanımlamalarını kabul etmiyor:  

Beni en çok üzen şey kaybetme hissi, yalnızlık, kendimi Marcel Winder ve Ianchelevici Sapsa’yla bir başıma görmem, onlarla beraber batmak, tek bir duyguda birleşmek, onlarla bir olmak, onlarla aynı olmak, onlara yoldaş bir dertli olmak. Ortak Yahudi duyguları-bundan nefret ettim. Her zaman birkaç küfür dolu kelimeyi zikretmenin kıyısına geldim, sadece şunu ifade etmek için: “Acın acımızdır.” mantığında on tane insanın ortasında olmama rağmen aslında kesinlikle bir başımaydım, yalnızdım.

Kendi benliğinde, yazılarında, yüzleştiği, onu güçlendirecek olan bu imtihana uygun düşecek kararlarında sığınacak bir yer arıyor. Bunların olgunlaşmanın bir parçası olduğunu ve ülkesinin dengesiz bir durumda bulunduğunu duyumsadığı bir hissiyat var onda. Sebastian’ın romana rengini veren amacı, çevresindeki genç Marksistler, faşistler ve siyonistler birbirleriyle zıt düşüncelerini ortaya koyarken, bu ideolojik karmaşayı büyük bir sükûnetle kayda geçirebilmekti. O, içi sarhoşlarla dolu bir odada şuuru yerinde olan tek adam gibidir.

1923 senesi oldukça mühimdi. Romanyalı milliyetçiler için bu yıl tam anlamıyla Romanya’nın ’’büyük’’ oluşunun göstergesiydi. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Romanya’nın tarihi şehirleri tek ve etnik bir yapıda birleştirildi. Bu kütlesel ve bölgesel ödüle karşılık olarak Fransa, İngiltere ve Almanya ülkede yaşayan herkese vatandaşlık verilmesini talep etti; sonucunda bu şart 1923 kabul edildi. Bu ulusal kimliğin getirdiği yeni dine ve eski etnik kökenlerin harmanına maruz kalmak zorundaydılar. Nüfusun üçte biri Romanyalı değildi. Yahudiler, Romanya’nın tarihinde ilk defa Romanyalı vatandaşlar olarak kabul edildi.

Romanyalıların ulusal hayali ulusal bir devletin kurulmasıyla gerçekleştirilmiş oldu. Milliyetçiler istedikleri her şeye sahip oldular. Ve eğer bu etnik düşünce şair ve konuşmacıların belirttiği gibi cennetteymiş gibi hissettirmeseydi,  hayal kırıklığının açıklaması herkes için çekici gelirdi. Eğer Büyük Romanya iyi durumda değilse, bunun sebebi tamamıyla Romanyalı olunmaması, veya liberal demokrasi gibi yabancı demokratik modellere adapte olma süreciyle meşgul olunmasından dolayı kendini açıklayamamasıdır. İki savaş arası dönemdeki Romanyalı politikacılar özellikle azınlıkların sorunlarıyla ve Yahudilerle takıntılıydılar, ve bu sahne faşizmin büyümesine temel hazırladı.  

Ek olarak 1923, sahte haberlerin de senesiydi; Yahudi dünyasının baskınlığının görev planı olduğunu iddia eden Çarlık Rusya’dan fabrikasyon bir doküman niteliğindeki Protocols of the Elders of Zion Romanya’daki ilk yayındı. Öyle ki bu “doküman” temel olarak mantık dışı, dünyadaki diğer “uluslara” ve “ırklara” karşı olarak Yahudi entrikaları ile ilgili olan anti-Sami metaforlarını yeniden ele aldığı için alıcı sıkıntısı çekmiyordu. Anti-Sami anlatımlarına katkıda bulunmayanlar ise “Yahudi basınının” takipçileri olarak hiçe sayıldılar.

Yahudiler hiçbir zaman Romanya’nın nüfusunun yüzde dördünü geçmedi ve büyük bir oranda asimilasyona uğrayarak bölgeden bölgeye dağılıp çeşitlilik gösterdiler. Onlardan daha az uyum içinde yaşayabilen bir topluluk olamazdı.Hal böyleyken onlar, kapitalizmi de arkalarına alıp gittikleri yerlerin ekonomilerini kontrol eden ve ulusu, komşu ülke Sovyetler Birliği’nden alıkoyan komünistler olarak kabul edildiler. “Yahudi Tehdidi” ayrıca bir mülteci ve göçmen sorunu olarak görüldü. Milliyetçiler, ülkenin Sovyet sınırlarında dolaşan Yahudiler tarafından istila edildiğini öne sürdüler. Ayrıca Rus devrimi (1917) ve Rus-Leh Savaşına (1920) takiben Ukrayna’daki katliamlardan kaçan bazı mültecilerin olmasına karşın, Yahudi popülasyonu milliyetçilerin düşündüğü kadar hiç de fazla değildi.

‘’For Two Thousand Years’’, bir anlatıcının sosyal çevresindeki Yahudi takıntısının hayatını tanımlayabileceğini fark etmesiyle 1933’te neticesine ulaşır. Bu bir ergenlik dönemi değildi. On yıl önceki öğrenci hareketi tam anlamıyla şekline bürünmüş bölgeyi devralmaya zemin hazırlayan bir faşist hareketine ve bunun gerekçeleri sıradan bir insanın ağzından çıkacak makul sözcüklere dönüştü. Romanın sonuna doğru, anlatıcı, son zamanlarda kasabayı neden ziyaret etmediğini soran Vieru adlı bir dostla konuşma haline giriyor. Anlatıcı, ağlayış sesleri hiç bitmek bilmeyen bir tramvay zili gibi muhalefetsiz bir şekilde geçip giderken insanların her sokak köşesinde Yahudilerin ölümleriyle ilgili konuşmalarından yorgun olduğunu dile getiriyor. Bir duraklama olur, sonrasında Vieru yanıtlar:

Haklısın. Fakat bir Yahudi sorunu var ve bu çözülmeli. 1.800.000 Yahudi çekilmez bir şey. Bana sorarsan, binlercesini elden geçirmeyi denerdim… Şimdi açık olalım. Anti-Sami değilim. Bunu sana daha önce de söylemiştim ve arkasındayım. Ancak ben bir Romanyalıyım. Tüm bunlara bir Romanyalı olarak dönüp baktığımda olanları tehlikeli olarak algılarım. Yıpratıcı bir Yahudi ruhu var etrafımızda. Kendimi buna karşı korumak zorundayım. Basında, ekonomide, orduda… Buralardaki etkilerini gittikçe yayıyorlar gibime geliyor. Devletimizin birliği güçlü olsaydı, içinde bulunduğumuz durum beni daha az rahatsız ederdi. Fakat devlet her an bozulabilir ve zayıf bir halde. Bu nedenle de bu çökmenin faktörleriyle mücadele etmem gerekiyor.  

Anlatıcı, sopalara ve yumruklara direnç gösterirken bu vahşetin meşrulaştırılmasıyla başa çıkamaz. Sağduyu paranoyayla, korkuyla ve yarı-din bağnazlığıyla kan ve toprak uğruna savaşamaz. Yahudilerin ülkedeki gerçek sayılarının Vieru’nın tahmininden neredeyse iki katı üstünde olduğunu belirten ufak bir gerekçe var; çünkü ülkesinin işgal edildiğine inanma ihtiyacına ilişkin bir mücadele bulunmamakta ve Romanya’yı “Büyüklük” atamasından mahrum bırakarak etrafını saran çürütücü etkiden dolayı kendisi güvende hissetmemekte.

‘’For Two Thousand Years’’ bir kişinin artistik bilince karşın ortak kimliğin gereksinimi iddiası ile başlıyor. Bir yazar olarak Sebastian’ın inancı, objektif ve gerçekçi olma ihtiyacıdır. Kendi acılarındaki artışla sadık bir gözlemci ve etrafındaki çılgınlığın bir tahlilcisi konumuna geliyor. Kitabın sonuna geldiğinde zaferinin kısmi bir zafer olduğunu anlıyor. Bir kan gölünün olacağını ve o zar zor kazandığı sağduyusunun onu akılsızlıklardan, anlamsızlıklardan koruyamayacağını anlıyor. Olsa olsa bu, ona yaşananları kaleme almasını sağlayacak. Özel ve bireysel olan yaşam, bir selde boğulup yok olacak.

Yazar: Philip Ó Ceallaigh

Çeviri: Alperen Narmanlı

Kaynak: Literary Hub