Hayır demeden önce, kendinize bu sistemin gelecek toplumlarımız için en ideali olup olmadığını sormak üzere bir süre verin.

Yaşları 18 ila 29 arası olan Amerikan vatandaşlarının %51’lik bölümü artık kapitalizm sistemini desteklemiyor.

Şubat ayında, üniversite 2. sınıf öğrencisi Trevor Hill, televizyonda yayınlanan New York’taki bir belediye binası toplantısında demokratların, Temsilciler Meclisi lideri olan Nancy Pelosi’ye basit bir soru sordu. Harvard Üniversitesince yapılan bir araştırmada yaş aralığı 18 ila 29 olan Amerikan vatandaşlarının %51’inin artık kapitalizm sistemini desteklemediğine değindi ve demokratların, bu hızla değişen gerçeği kabullenip, sağcı ekonomiye karşı daha belirgin bir tavır belirtip belirtmeyeceğini sordu.

Pelosi gözle görülür bir şekilde geriledi, “Sorunuz için teşekkür ediyorum, özür dilerim fakat biz kapitalistiz, bu böyledir.” dedi.

Bu görüntüler hızla yayıldı. Bu kadar güçlü olmasının sebebi ortaya koyduğu açık zıtlaşmaydı. Trevor Hill koyu bir solcu değil, sadece y jenerasyonundan ortalama biri; zeki, bilgi sahibi, dünya hakkında merakı olan, daha iyi bir dünya hayal etmekte olan bir genç. Öte yandan kurulu düzen politikasının bir kuklası olan Pelosi, Trevor Hill’in statükoyu sorgulama talebini gözden geçirmeyi reddetti ya da başaramadı.

Bu şekilde düşünenler sadece genç seçmenler değil. 2015 yılında yapılan bir  YouGov anketine göre, Britanyalıların %64’ü kapitalizmin adaletsiz olduğuna ve eşitsizliği daha da kötü hale getirdiğine inanıyor. Birleşik Devletler’de bile rakam %55 oranına kadar ulaşmakta. Almanya’da ise belirgin bir %77’lik oranın kapitalizm hakkında şüpheleri var. Aynı zamanda, büyük kapitalist ekonomisine sahip ülkelerde yaşayan insanların dörtte üçü büyük şirketlerin yozlaşmış olduğu kanısında.

İnsanlar neden bu şekilde düşünüyor? Büyük ihtimalle, birçok insanın keyfini çıkardığı, modern hayatın bol materyal faydalarını reddettiklerinden ya da zamanda geriye gidip SSCB zamanında yaşamayı arzuladıklarından değil. Böyle düşünüyorlar çünkü esas direktifi insanları ve doğayı sermayeye dönüştürmek olan ve bunu her geçen yıl insan refahına ve yaşamamız için gereksinim duyduğumuz doğaya verdiği zararı umursamaksızın daha da yapan bu sistemin temelinde bir sorun olduğu hakkında ya bilinçli ya da içgüdüsel olarak belli bir farkındalığa sahipler.

Açık ve net olalım, kapitalizm kökünde budur. Planın genel toplamı da aynı şekilde. Söz konusu durumu somut bir şekilde gayri safi millî hasılanın dünyanın her yerinde her yıl yoğun bir ölçüde büyüme zorunluluğu olması örneğinde görebiliriz. Tek başına gayri safi millî hasıla, yoksulluğu azaltmakta ya da insanları daha mutlu veya daha sağlıklı kılma imkanında olmasa dahi. Dünya çapında GSMH 1980’den beri %630 oranında büyümüş, aynı zamanda eşitsizlik, yoksulluk ve açlık oranlarının hepsi yükselmiştir.

Bu planı şirketlerin hissedarlarının iyiliği için hisse değerlerini yükseltme görevini taşımalarında da görebiliriz, ki bu durum en iyi niyetli CEO’ların bile, gönüllü olarak maaşlara zam yapması ya da çevreye verilen zararı azaltmak gibi bilançonun nihai kâr-zarar hanesini tehlikeye atabilecek yararlı eylemlerde bulunmalarını engeller.

Yakın zamanda meydana gelen American Airlines vakası bu durum için iyi bir örnektir. Şirketin CEO’su Doug Parker “yıllar süren, son derece zor zamanlar” yaşayan çalışanlarının telafi amacıyla maaşlarına zam yapmasının akabinde, Wall Street tarafından bir bozguna uğramıştır. Zam açıklamasını yapmasının ardından şirketin hisseleri 5.8% oranında bir düşüşe uğradı. Bu uçurumun kenarındaki, hayatta kalabilmek uğruna savaşan ve zor kararlar verme yükümlülüğü olan bir sektörün davası değil aksine hava yolu şirketleri oldukça karlı olma eğiliminde. Ancak kazanımlar, yatırımcı sınıfının doğal mülkiyetleri olarak görülüyor. JP Morgan’ın yapılan zammı “yaklaşık 1 milyar dolarlık maddiyatın işçilere transfer edilmesi” olarak eleştirme sebebi de budur. Ne cüretle?

Burada açık olan şey bizim sistemimizin programlanış şeklinin, insan hayatını ikinci planda tutarak, kârı zorunlu kılmasıdır.

Bunun başlıca örneği olarak, kocaman dikey çiftliklerde üst üste, Matrix tarzı borulara ve elektrotlara bağlı bir şekilde, sadece vücutlarından olabildiğince etkili bir şekilde kâr elde edebilmek için beyinsiz tavuklar yetiştirmek gibi dehşet verici bir fikri ele alın. Ya da inşaat şirketinin cüzi bir miktar olan £5,000’ı ($6,500 civarı) kurtarabilmek uğruna yanabilir paneller kullanmasından dolayı düzinelerce insanın yanıp kül olduğu Londra’daki Grenfall Kulesinde yaşanan felaketi ele alalım. Tekrar tekrar, kar insan hayatını gölgede bırakıyor.

Bütün bunlar aynı derin mantıktan ilerliyor. Kar etmek için insan hayatını pazarlayan Atlantik köle alışverişi ile aynı mantık -çalışma şartları kötü olan iş yerlerini ve petrol sızıntılarını var eden mantık- artık bizi bodoslama bir şekilde ekolojik çöküntüye ve iklim değişikliğine iten mantığın ta kendisi.

Bu durumun farkına vardığımız zaman verdiğimiz farklı mücadeleler arasındaki noktaları birleştirebiliriz. Birleşik Devletlerde Keystone boru hattına karşı savaşan insanlar var. Britanya’da ulusal sağlık hizmetlerinin kurumsallaştırılmasına karşı savaşan insanlar var. Hindistan da şirketler tarafından haksız bir şekilde arazilere el konulmasına karşı savaşan insanlar var. Brezilya’da Amazon Yağmur Ormanlarının yok edilmesine karşı savaşan insanlar var. Çin’de yoksulluk maaşına karşı savaşan insanlar var. Bunların hepsi kendi çapında asil ve önemli faaliyetler. Fakat bütün bu semptomlara odaklanarak altlarında yatan asıl sebebi kaçırma riskindeyiz. Sebep kapitalizmdir. Adını koymanın vakti geldi.

Şimdi içinde bulunduğumuz zamanın heyecan verici yanı, insanların tam olarak bunu yapmaya başlıyor olması. İnsanlar başka bir şeyin açlığını duymaya başladılar. Bazıları için bu sosyalizmdir. Bahsedilen YouGov anketi 30 yaş altındaki Amerikalıların kapitalizme karşı sosyalizme, şaşırtıcı olarak sosyalizmin şeytanca bir şey olduğunu kanıtlamak için tasarlanan propagandalara rağmen, daha olumlu bir bakış açısı içerisinde olma eğiliminde. Ama yeni jenerasyon bu modası geçmiş ikili karşıtlıktan dolayı çıkmazda değil. Onlar için önemli olan durum basit; İnsanlığın çoğunluğu için kapitalizmin işe yaramadığını görüyorlar, bunun için daha iyi şeyler icat etmeye hazırlar.

Daha iyi bir dünya nasıl görünürdü? İnsanların milyonlarca fikri var. Buna ilerleyişi ölçme ve anlama şeklimizi değiştirerek başlayabiliriz. Robert Kennedy’nin meşhur sözünde dediği gibi, GSMH “çocuklarımıza sağlık, çocuklarımızın eğitimlerine kalite, ya da oyunlarına neşe getirmez… Kısaca, hayattaki değerli şeyler dışında her şeyi ölçer.”

Bunu değiştirebiliriz. İnsanlar sağlık ve eğitimin ticari değil, kamuya ait şeyler olmasını istiyor, o halde sosyal değerleri tekrar topluma geri vermeyi seçebiliriz. İnsanlar üretimin meyvelerinin ve cömert gezegenimizin sunduğu mahsullerin, zenginler tarafından yutulmasındansa herkes tarafından yararlı bir şekilde kullanılmasını istiyor, o halde vergi kanunlarını değiştirip evrensel bir asgari gelir gibi dönüştürücülük potansiyeli olan tedbirler alabiliriz. İnsanlar hayatta kalmamız için ihtiyaç duyduğumuz çevre ile denge içinde yaşamak istiyorlar; o halde yenilenebilir tarım çözümlerine yönelebilir, hatta Ekvador’un 2008 de yaptığı gibi hukuksal olarak doğanın var olma, sürdürülme ve hayati döngülerini idame etme gibi hakları olduğunu tanımayı seçebiliriz.

Bunun gibi ölçütler kapitalizmin asıl direktifini tahttan indirerek onun yerini sağlıklı ve yükselen bir toplum için en çok ihtiyaç duyulan faktörleri kapsayan daha dengeli bir mantıkla değiştirebilir. Yeterince sistematik yapıldığı taktirde, tek boyutlu kapitalizmi tarihin tozlu raflarına kaldırabilir.

Aslında bunların hiçbiri radikal değildir. Liderlerimiz bize bu fikirlerin uygulanabilir olmadığını söyleyecek ancak, asıl uygulanabilir olmayan şey bu statükoyla devam edilebileceği algısıdır. Eğer eşitsizliğin çivisini çıkarırsak ve yaşayan gezegenimizi tüketmeye devam edersek, içten patlayacak. Karar kesin, ve görünüşe göre daha fazla insan bu gerçeği görmeye başladı: Ya biz kapitalizmden daha iyi bir geleceğe evirileceğiz ya da hiçbir geleceğimiz olmayacak.

***

Dr. Jason Hickel London School of Economics’de uluslararası geliştirme ve Güney Afrika bölgesine yoğunlaşan, küresel politika ekonomisi üzerine çalışmalar yapan bir insan bilimcisidir. Al Jazeera English ve The Guardian için yazmakta. En son çıkan kitabı, The Divide: A Brief History of Global Inequality and Its Solutions, bayilerde.

Martin Kirk, küresel yoksulluğun ve eşitsizliğin asıl nedenlerine meydan okumaya adanmış, yazarların, düşünürlerin ve aktivistlerin küresel bir kolektifi olan  The Rules’un kurucu ortağı ve strateji yöneticisidir. Çalışmaları, komplike bilimsel kavramları küresel komplike sorunlar ile bağdaştırmaya odaklıdır.

Yazar: Jason Hickel, Martin Kirk

Çevirmen: Artun Şenyiğit

Kaynak: Fast Company