“Güzel bir öyküydü… Ne yazık ki kimse bunu bilemeyecek.”

“Kendini bu dünyadaki tek tarih yazarı sanma, er ya da geç Baudolino’dan daha yalancı biri çıkıp, onu anlatacaktır.” 

-Umberto Eco, Baudolino

Umberto Eco (1932-2016), hikâye anlatmayı sevmesinin ötesinde hikâye anlatmanın bir ihtiyaç olduğunu bu ihtiyacın bizi insan yapan değerlerin bir parçası olduğunu düşünür. Düşüncelerini de eğlenceli bir hikâyeyle anlatır, “Her bireyin hikâye anlatmak için temel bir dürtüsü vardır ve bu dürtüyü genellikle çocuklarıyla giderirler. İlk romanımı yayımladığımda, neden roman yazdığımı sordular. Ben de onlara ‘Çocuklarım yetişkin olmadan önce onlara hikâyeler anlatabiliyordum fakat birer yetişkin olduklarında kime hikâye anlatacağımı bilemedim, bu nedenle roman yazmaya karar verdim’ dedim.”

Eco’nun ilk romanı olan “Gülün Adı”, diğer eserleri gibi dünyanın dört bir yanında çok satanlar listesine girdi. Gülün Adı’nda Eco, orta çağa özgü cinayet hikâyelerinin tüm apokaliptik tınılarını işlerken Foucault Sarkacı’nda ise pozitif bilimin yanı sıra uzantıları günümüze kadar süregelen gizli bilimleri, doğaüstü güçleri, ayrıntılı komplo teorilerini, Brezilya’nın voodoo hikâyelerini konu alan, bilim-büyü kardeşliğinin gerilim dolu bir öyküsünü sunar. ’Önceki Günün Adası’nda ise üç aşamalı bir anlatı piramidiyle bize ulaşan öykü, gizemli hikâyeler işleyerek Barok döneminin açık denizlerinde süren bir casusluk romanı olur çıkar.

Eco’nun eserlerini olay örgüsüne indirgemek, eğlencenin yarısını kaçırmamıza sebep olabilir. Orta Çağ ve göstergebilim konusunda uzman olan İtalyan yazar, kendi postmodern roman anlayışına uygun eserler yazıp bu eserleri “Postmodernism, Irony, the Enjoyable” adlı denemesinde şöyle tanımlamıştır: “İdeal bir postmodern roman, masal türü okurlarının keyif alacağı bir şey olabilirken bunun ötesinde nitelikli okuyucuların zevklerine de hitap eder ve bu iki okuyucu grubu birbirlerini dışlamaz.

Eco, son romanında felsefî açıdan bize zengin bir eğlence daha sunuyor. Yazarın yeni kahramanı, Büyük Roma İmparatoru Frederick Barbarossa’nın manevi oğlu Baudolino. Zeki ve dile kabiliyeti olan bu genç adam, onun yaratıcısı ve farklı dilleri ana dili kadar iyi konuşabilen Umberto Eco’ya çok benziyor. Fakat Baudolino adeta bir yalan makinesi. Kitap, Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’in yağmalanma sahnesiyle açılır. Bu sahnede hikâyenin kahramanı Romalı Baudolino, Niketas adlı Bizanslı saray tarihçisinin hayatını kurtarır ve ona geçmişini anlatmaya başlar. Baudolino, Yahya Peygamber’in muhteşem krallığını ararken, Paris’te bir üniversiteye gider, Torino Kefeni’ni satar ki burada antik eserlerin muhteşem türleriyle karşılaşır. Hikâyenin devamında ise Baudolino, ihtişamlı kadına âşık olur.

Hikâyesini bilgelikle dokuyan Eco, bunu yaparken kendi teorik kurgularını, hikâyenin kahramanını kullanarak alaya alıyor. Örneğin Baudolino ve grubu, balmumundan yaptıkları ve Yahya Peygamber’e ait olduğunu söyledikleri büstü satıp din tüccarlığına dahi soyunuyorlar. Sahte kutsal kalıntılar, Hristiyanlığın tabî tutkuları hâline gelince Eco’nun “mutlak sahte” tanımına tam anlamıyla uyan bir örnek haline geliyor. Baudolino kitabı, hakikat üzerine bir meditasyon ve aynı zamanda fantastik ile tarihî kurmacasının da bir vecizidir.

Kitabı bitirdiğimizde sizin Baudolino’dan daha büyük bir yalancı olduğunuzu mu düşünmeliyiz?

Umberto Eco: [Gülüyor.] Bütün kitap Baudolino’nun yalancılığını sorgulamak üzerine kurgulandı. Niketas, Baudolino’nun doğruyu söyleyip söylemediğinden emin olamıyor ve bu varsayımların örgüsüyle Baudolino’nun hikâyesi başlamış oluyor. Hikâye muğlaklıkla ilgili. Nihayet Baudolino’nun hikâyeleri kendi yaratıcılığıyla akmaya başladığı zaman, hepsi birer gerçeğe dönüşüyor. Bir de henüz anlatmadan var olmayan şeyleri anlatabilen her ‘anlatıcının’ bu büyük işlevini kutlamak istedim. Bu kutlama yazarın olduğu kadar okuyucunun da kutlaması.

Romanlarınızı akademik çalışmalarınıza nasıl uyarlıyorsunuz?

Eco: Öyküleme fikri bana keyif veriyor ve beni akademik çalışmalarımdan bir nebze uzaklaştırmış oluyor. Fakat akademik bir eserin hazırlık serüvenini düşündüğümüzde, her aşaması birer hikâye niteliğinde ilerliyor. Bu yönüyle incelediğimizde, akademik çalışmalarımda da roman yazarlığımı kullanmış oluyorum. Her büyük felsefe kitabının entelektüel bir hikâye olduğunu düşünüyorum. Siz bir romanı okurken katilin uşak olup olmadığını öğrenmekten çok, “Eylemi kimin yaptığı? Bu fikirlerin nereden geldiği? Sorumlunun kim olduğu?” sorularına cevap ararsınız değil mi? Sonuç olarak bilimsel yazıların bile kendi düzleminde bir öyküleme yönü vardır.

Göstergebilim kavramını ilk kez duymuş birine bunu nasıl tanımlarsınız?

Eco: Genelde tanımlamam. Bunun için iki-üç yıl boyunca derslerime katılmaları gerekir. [Gülüyor.]

En basit şekilde anlatmam gerekirse; biz hayvanlarla da iletişim kuruyoruz değil mi? Elbette. İletişim kurarken yalnızca kelimelerle değil birçok işaret kullanıyoruz: İmgeler, jestler, mimikler gibi… İnsan hayatı sembollerle doludur. Herhangi bir şeyi anlatmak için geliştirdiğimiz her eylem bir işarettir. Göstergebilim ise insanlar arasında ortak bir idrak anlayışı olup olmadığını gözlemlemek için bütün seçenekleri inceler ve bir bakıma toplumu en insanî yönden ele alır.

Önceki Günün Adası adlı kitabınız yayımlandığında, The New Yorker dergisindeki bir incelemede, Kutsal Kâse ve Torino Kefeni’nden bahsetmediğiniz eleştirildi. Baudolino kitabı bu eleştirilere bir cevap niteliğindedir diyebilir miyiz?

Eco: [Gülüyor] Kutsal Kâse her yerde karşımıza çıkıyor. İstesek de istemesek de hayatımızın içinde olan manevî bir sembol. Eğer Kutsal Kâseyi bulmak istiyorsanız “Önceki Günün Adası” adlı kitabımda da bulabilirsiniz. Kâse; ulaşılamayan ada ve kaybolan kadındı. Kutsal Kâse bitmeyen bir Hristiyan arzusunun metaforudur. Baudolino’da, gerçek Kâse’yi tanıtmaya mecburdum; çünkü Baudolino tam olarak Kâse hakkındaki ilk hikâyelerin yazıldığı dönemde yaşıyor. Nitekim akademik geçmişi olan zeki bir okuyucu, Baudolino’nun olay örgüsündeki iki arkadaşının esasında Boron ve Kyot olduğunu fark eder. Robert de Boron, Kutsal Kâse’nin ilk hikâyelerinden birini yazmıştır. Hatta bir rivayete göre Kyot’un Wolfram von Eschenbach’a Parzival’i Kâse’nin hikâyesiyle beraber yazmasını tavsiye ettiği anlatılır. Baudolino, bu iki arkadaşını kendi dönemlerine gönderip onlara hayat hikâyelerini anlattırdı. Böylece onları da bu olay örgüsüne dahil edip tarihî gerçekleri ortaya çıkarmış oldu. Bu iki önemli kişi hikâyenin bir yerlerinde mutlaka bulunmalıydı; ben de onları Baudolino’nun çevresine yakıştırdım. Neticede bu yasak değil.

Baudolino kitabınızda hiçbir okuyucunun bulamayacağı ve her zaman sizde sır olarak kalacak bir atıf, alıntı veya ima var mıdır?

Eco: Geçmişte birçok usta ressam, belirli bir insan kalabalığını tasvir ederken insanların yüzlerini kendi yüzleriyle ya da bazı arkadaşlarının yüzleriyle resmetmiştir. Biz bu yüzleri bazen keşfedebiliriz bazen de edemeyiz. Ancak bu durum, söz konusu resme karşı tutumumuzu değiştirmez. Eserin sırlarını keşfedemesek de tabloyu takdir edip güzel bulabiliriz. Dolayısıyla benim romanlarım da bu şekilde sırlarla doludur. [Gülüyor.]

Niketas, Baudolino’nun diller konusundaki yeteneğini fark ettiğinde, bu kadar çok dili konuşabilen birinin ruhunun olamayacağını düşünüp endişe ediyor. Peki sizin romanlarınızın orijinal dili olan İtalyancadan değil de çevirisinden okunması sizi endişelendiriyor mu?

Eco: Biliyorsunuz şu anda, çeviri üzerine kişisel deneyimlerimden bahsettiğim bir kitabı bitirmek üzereyim. Kendi çevirmenlerinizle sadece -benim İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve biraz da Almancada olduğu gibi- dilini bildiğiniz zaman değil -eğer çevirmeniniz yeterince zekiyse- dilini bilmeseniz de onunla iş birliği içinde olabilirsiniz. Çevirmen kendi dilinin ruhuna sahipse onunla tartışabilir, sohbet edebilir veya problemlerin çözümünü beraber arayabilirsiniz. Yalnız bu olanakların tüm diller üzerinde geçerli olduğunu söyleyemem. Örneğin Arapça veya Estonca. Kitaplarımın birçoğunun tercüme çalışmasıyla bizzat ilgilendim. Bu yönden birçoğunda büyük emeğim olduğunu hissediyorum. Bu şekilde çıkan çeviriler bana mutluluk veriyor. Anlatabildim mi?

Baudolino her dili konuşabiliyor; bu durum sadece benim değil insanlığın hayalidir. Babil Kulesi’nin düşüşünden bu yana tüm dillerin karıştırılıp çoğaldığından beri insanlar bir yerli, bir de ortak dil bulmanın derdine düştü. Dolayısıyla Baudolino, iletişim kurma anlamında bizim idolümüz oldu. İtiraf etmem gerekirse kitapta okuyucuya küçük bir oyun çevirmiş oldum. Şöyle ki; Baudolino dünyanın her yerini dolaşıyor bu yüzden ya bütün insanlığı farklı dillerde konuşturacaktım -böyle bir durumda kitaplarımda filmlerdeki gibi alt yazı kullanmak zorunda kalırdım ki bu imkansızdı- ya da Baudolino’ya bütün dilleri öğretecektim. Bir seçim yapmam gerekirdi ben de Baudolino’yu hızlıca bütün dilleri öğrenmeye mecbur bıraktım.

Romanlar İnsanın düşkün halinin bir alameti midir? Yahya peygamberin muhteşem krallığında kurgu eserler var mıydı, yoksa günümüzün, nispeten kısır algısı ve ilkel dilinden dolayı mı kurgusal eserlere ihtiyaç duyuyoruz?

Eğer bütün insanlık için tek bir dil olsaydı, bugün sahip olduğumuz hikâyelerin hiçbirine sahip olamazdık. Her kültür, medeniyet her dil farklı hikâyeler yaratabilir ve bu da hayata farklı bir bakış açısıyla bakmamızı sağlar. Bu kadar dile sahip olmanın en büyük avantajı ise: birçok farklı hikâyeye de sahip olmak.

Bu röportaj, 2002 yılının ekim ayında yapılmıştır.

Yazar: Jessica Jernigan

Kaynak: Medium

Çeviren: Tuğba Aksu

Düzenleyen: Oğuzcan Balyemez