Arkeolojik eserlerden ve eski metinlerden taşan antik kent kokuları

Arkeolojik eserlerden ve eski metinlerden taşan antik kent kokuları

Koku moleküllerini fark etmek ve Kleopatra’nın parfümünü hazırlamak, eski zamanlardaki kokular üzerine yapılan yeni araştırmaların bir parçasıdır.

carved relief of an ancient Egyptian queen smelling a lotus flower

Eski toplumlardaki kokuların spektrumu ve olası kültürel anlamları, koku molekülleri, eski belgeler ve diğer arkeolojik buluntular üzerinde çalışan bilim insanları tarafından araştırılıyor. Burada, Lotus çiçeğini koklayan eski bir mısır kraliçenin oyulmuş kabartması, firavunların ve ailelerinin yaşadığı kokulu dünyayı temsil ediyor.

VI. Ramses M.Ö 1145’te Mısır kralı olduğunda, onu pis kokan bir durum beklemekteydi. Yeni firavunun ilk işi, ülkeyi Nil deltasının pis kokulu bataklıklarının sakinleri olan balık ve kuş kokularından temizlemek oldu.

Her halükârda, bu durum, tahta geçtiğinde VI. Ramses’e yazılan ilahideki bir talimattı. Görünüşe göre bazı kokular firavunlar diyarında diğerlerinden çok daha kötü olarak görülmekteydi.

Hayatta kalan yazılı kayıtlar, eski Mısır şehirlerinin sakinlerinin çeşitli güzel ve kötü kokuyla karşılaştığını gösteriyor. Mahalleye bağlı olarak vatandaşlar ter, hastalık, pişen et, tütsü, ağaç ve çiçek kokularını soluyordu. Mısır’ın sıcak havası, vücutları hoş kokularla kaplayan parfümlü yağlara ve merhemlere olan talebi arttırdı.

Freie Üniversitesi Berlin’den Mısır bilimci Dora Goldsmith, yazılı kaynakların eski Mısırlıların zengin bir koku dünyasında yaşadıklarını gösterdiğini belirtiyor. Eski Mısır kültürünün tam olarak kavranması ve firavunların ve vatandaşlarının hayatlarını kokuyla nasıl anlamlandırdıklarının kapsamlı olarak incelenmesi gerektiğinden bahsetse de henüz böyle bir çalışma yapılmamıştır.

Arkeologlar bilindiği üzere görünebilir nesneleri incelerler. Araştırmalar, bulunan kalıntılara dayanarak eski binaların bir benzerinin yeniden yapılmasına olanak sağlar ve bu araştırmalar sayesinde insanların kişisel aksesuarları ve diğer somut buluntuları analiz edilerek onların nasıl yaşadıkları incelenir.

Oldukça az proje insanların Stonehenge (İngiltere’nin güneyinde büyük taşlardan oluşan bir yapıt) gibi sitelerden yüzyıllar önce haberdar oldukları şeyi yeniden yaratmaktadır. Uzun zaman önceki kent kokularını bir araya getirmek daha da az bilimsel merak uyandırmaktadır. Goldsmith, Mısır’daki ve başka yerlerdeki antik şehirlerin “renkli ve anıtsal, ancak kokusuz ve steril” olarak sunulduğunu söylüyor.

Bununla birlikte, değişiklikler havada kalmıştır. Bazı arkeologlar kazı alanlarında bulunan ve müzelerde tutulan eserlerdeki koku moleküllerini koklayarak tespit ederken diğerleri, parfüm tariflerinden yararlanmak üzere eski metinleri inceliyor ve hatta muhtemelen Kleopatra’nın tercih ettiği bir kokunun benzerini yapıyorlar. Bu araştırmaları yaparak ve geçmişin kokularını inceleyerek araştırmacılar, eski insanların dünyayı koku yoluyla nasıl deneyimlediğini ve yorumladığını anlamayı amaçlamaktadır.

Moleküler kokular

Giderek artan biyomoleküler teknikler dizisi, pişirme tavalarında ve diğer kaplarda korunmakta olan eski aromatik maddelerden, şehir çöp çukurlardan çıkan molozlardan, insan dişlerine yapışmış tartarlardan ve hatta mumyalanmış kalıntılardan moleküllerin tanımlanmasını sağlıyor.

Örnek olarak, basit tütsü brülörünü düşünelim. Eski bir tütsü brülör bulmak, yalnızca bir tür maddenin yakıldığını gösterir. Arkeolog Barbara Huber, böyle bir buluntuya tutunan kalıntıların moleküler yapısını çözmek, “tam olarak neyin yandığını belirleyebilir ve bunun buhur, mür, kokulu odunlar ya da farklı aromatik karışım kokusu olması fark etmeksiniz yeniden oluşturabilir” diyor.

Almanya, Jane’ deki Max Planck insanlık Tarihi Bilim Enstitüsü’nden Huber ve meslektaşlarının şu anda Suudi Arabistan’da bulunan Tayma’nın duvarlarında çevrili vaha yerleşimi üzerinde yaptıkları araştırma bir çeşit dedektiflik çalışması ile aynı şey. Araştırmacılar, Tayma’nın yaklaşık 1,900- 2,300 civarı yıl önce Güney Arabistan’dan Akdeniz’e buhur ve mür taşıyan Eski tütsü ticaret Rotası (the Incense Route) olarak bilinen ticaret yolları ağının durak noktası olduğunu varsaymaktadır. Buhur ve mür, Arap Yarımadası’nda ve kuzeydoğu Afrika ve Hindistan’da yetişen çalılardan ve ağaçlardan elde edilen baharatlı kokulu reçinelerdir. Tayma, ticaret kervanları için bir yakıt ikmali vahasından daha fazlasıydı.

Huber’in liderlik ettiği bir ekip, çöl karakol bölgesi sakinlerinin tarih boyunca kendi kullanımları için aromatik bitkiler satın aldıklarını buldu. Kömürleşmiş reçinelerin kimyasal ve moleküler analizleri, daha önce Tayma’nın yerleşim bölgesinde ortaya çıkarılan küp şeklindeki tütsü brülöründe buhur, koni şeklindeki tütsü brülörlerindeki tanımlanan mürrüsafi, kasaba duvarındaki dışarda olan mezarların içerisinde yerleştirildi ve küçük kadehlerde Akdeniz sakız ağaçlarından elde edilen aromatik bir madde büyük bir kamu binasında tütsü yakıcı olarak kullanıldı.

Huber’in grubunun 2018’de Münih’te düzenlenen 11.uluslararsı Antik Yakın Doğu Arkeolojisi Konferansı’nda bildirdiğine göre, Özel anlamları olması gereken çeşitli kokular antik Tayma’da bir dizi günlük aktiviteye nüfuz etti. 28 Mart’ta yayımlanan daha yakın tarihli bir çalışmada Huber ve meslektaşları, eski kokuların kimyasal ve genetik izlerini tespit etmenin yollarını özetledi.

Diğer araştırmacılar, eskiden çanak çömlek kazılan moleküler koku ipuçlarını araştırmaktadır. İtalya’daki Pisa Üniversitesi’nden analitik kimyager Jacopo La Nasa ve meslektaşları 46 tane kabı, kavanozu, bardağı ve organik madde kalıntılarını inceleyebilmek için taşınabilir bir spektrometre kullandılar. Bu eserler bir asırdan fazla süre önce, yaklaşık olarak M.Ö. 1450’den M.Ö. 1400’e kadar Mısır’ın 18.hanedanlık döneminde yaşamış olan Kha ve eşi Merit’in mezarında bulundu. Spektrometre, farklı kokulu bitkilerin çürümesi sırasında yayılan gözle görülemeyen gazların ve kapların içinde kalan diğer maddelerin kendine özgü olan kimyasal yapısını tespit edebilmektedir.

Bilim insanlarının Journal of Archaeological Science dergisinde yayımladıkları rapora göre, yedi tane kabın içindeki kalıntı ve bir parça tanımlanamayan organik zeytin ya da katı yağ, bal mumu veya her ikisi tespit edildi. Bir kapta kurutulmuş balık ve tanımlanamayan olası bir aromatik reçinenin kimyasal işaretleri bulundu. Kalan kaplar mühürlendi ve müze politikası nedeniyle bu şekilde kalmak zorunda kaldı. Bu kapların boyun kısmından alınan ölçümlerde sıvı veya katı yağlar ve bal mumu izleri de tespit edildi. Bir kabın üst kısmında arpa unu izlerine rastlandı.

La Nasa gibi müze temelli çalışmalar eski kokuları ortaya çıkartmak için büyük potansiyele sahiptir; ancak Goldsmith bunun, eğer araştırmacılar yeterince şanslıysa, mühürlü kapları açabilirse, maddeyi tanımlamak içinde hayatta kalan kimyasal bileşeni bulabilirse mümkün olabileceğini söylüyor.

Goldsmith’e göre şans La Nasa’nın grubunun yanında değildi. Yapmış oldukları analizlerinde herhangi bir spesifik koku tespit edilemedi.

Goldsmith, yedi kabın içindeki sıvı ve katı yağların ve bal mumunun yalnızca eski Mısır parfümleri ve merhemleri için nötr kokulu temel bileşenleri oluşturabileceğini söylüyor. Mısırlı parfüm üreticileri, bu maddelerin karışımlarıyla başlayarak, mür, reçine, styrax ve çam ağaçlarının kabukları, ardıç meyvelerinden, buhur ve fındık otlarından elde edilen bir dizi kokulu bileşen oluşturdular. Bu karışımların ısıtılmasıyla güçlü kokulu merhemler üretildi.

Kleopatra’nın parfümünü yeniden yaratmak

Goldsmih’in araştırmaları, kokulu tedavi geleneğinin ve parfümlerin yaklaşık 5,100 yıl önce ilk Mısır asil hanedanlarının güç addetmesi olarak başladığını ortaya koyar. Eski Mısır hiyerogliflerde ve el yazması belgelerde çok sayıda parfüm tarifi bulunmaktadır. Ama içerik bilgisi ve hazırlama metotları gizliliğini korumaktadır.

Bu durum Goldsmith ve Greko-Roman filozofu ve bilim tarihçisi Prag’daki Çek Bilimler Akademisinden Sea Coughlin’i Mendezya Parfümü olarak bilinen ünlü bir Mısır kokusunu yeniden yaratmaya çalışmaktan alıkoymadı. M.Ö 51’den 30’a kadar kraliçe olan ve saltanatı sırasında bir parfüm tutkunu olan Kleopatra, zamanında kendini bu kokulu iksirle yıkamış olabilir. Parfüm adını yapıldığı şehir olan Mendes’ten almaktadır.

Mendes’in bir uzantısı olarak kurulmuş bir şehir olan Thmouis’te 2009’dan beri yürütülen kazılarda, fırınlar ve kilden yapılmış parfüm kapları da dahil olmak üzere yaklaşık 2.300 yıllık koku fabrikası olduğu düşünülen kalıntılar ortaya çıkartıldı. Manoa’daki Hawaii Üniversitesi’nden arkeolog Robert Littman ve Thmouis kazısını yöneten Rusya’daki Tyumen Üniversitesi’nden antropolojik arkeolog Jay Silverstein, Goldsmith ve Coughlin’den eski yazılara başvurarak Mendezya parfüm kodunu çözmeye çalışmasını istedi.

Goldsmith ve Coughin, çöl hurması yağı, mür, tarçın ve çam reçinesi içeren malzemelerle deneyler yaptıktan sonra, Kleopatra’nın kullandığı parfüme yakın olduğunu tahmin ettikleri bir koku ürettiler. Kalıcı, güçlü ama hoş baharatlı ve şekerli bir karışımın ortaya çıktığını söylüyorlar.

photo taken from above of pine resin, cinnamon cassia, true cinnamon, myrrh and moringa oil on a countertop

Thmouis keşiflerinin ve araştırmalar tarafından Eau de Kleopatra olarak adlandırılan Madezya kokusunu yeniden canlandırma çabalarının bir açıklaması, Eylül 2021 Near Eastern Archaeology’ de yayımlandı. Goldsmith, mumyalama süreci içinde ve tapınak ritüelleri için günlük hayatta kullanılan kokuların tariflerinden çok sayıda eski Mısır parfümünü yeniden yaratmaktadır.

Eski kent kokuları

Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan koku molekülleri ve geçmişten gelen yeniden yapılandırılmış parfümler, binlerce yıl önceki kokuların yalnızca kısmi görünümünü sunar. Bazı arkeologlar, antik bir şehrin veya kasabanın koku yelpazesinin daha eksiksiz tasvirinde kokulara referans olması açısından eski yazılı metinleri tarıyorlar.

Goldsmith’in eski Mısır şehirlerine ait olduğunu düşündüğü bir kokuyu ortaya çıkarma nedeni de buydu. İşte bu şehirlerden birinde yapılacak olan “smellwalk”ı beraberinde getirmekteydi.

Örneğin, kraliyet sarayında yöneticilerin ve aile üyelerinin parfüm kokuları, saray görevlilerinin ve hizmetçilerinin kokusuna baskın gelirdi. Golsmith, Eylül 2021’de yayımlanan The Routledge Handbook of The Ancient Near East’in bir bölümünde bu durumun, sorumlu kişiler arasındaki tanrılarla özel bağları ifade edebileceğini yazdı.

wall carving showing pharaoh Ramses II holding an incense burner

Araştırmacılar, tütsü brülörlerinde yanan aromatik maddelerin yaydığı kokuların (Firavun II. Ramses’ in Mısır’ın Loksor yakınlarındaki Karnak Tapınak Kompleksindeki duvar oymasında tuttuğu tütsü gibi) eski Mısırlılar için özel bir anlam taşıdığını söylemektedir.

Tapınaklarda, rahipler 10 kutsal yağ (the 10 sacred oils) ile tanrıların resimlerini yağlardı. İçeriği hakkında çok fazla bilgi bulunmamasına rağmen, her maddenin kendi güzel kokusu ve ritüel fonksiyonu vardı. Tapınaklarda parfüm, çiçek ve kavrulmuş et kokuları birbirine karışmaktaydı. Yazılı kaynaklar, ızgarada pişmiş yağlı et kokusunu oldukça keyif verici ve düşmanlar üzerindeki otoritenin yanı sıra bir barış işareti olarak tanımlamaktadır.

Golsmith, Antik bir Mısır kentinin diğer bölgelerinde müstensih öğrencilerinin Mısır yazısını öğrendikleri özel bir binada yaşadıklarını söylüyor. Böyle bir bilgiye ulaşmak, büyük bir özverinin yanı sıra parfüm ya da diğer hoş kokulardan kaçınmayı gerektiriyordu. Eski bir kaynak, bu hevesli yazıcıları “kokuşmuş boğalar” (“stinking bulls”) olarak tanımlar. Bu isim tek başına her şeyi anlatıyor.

Goldsmith, bu arada, atölyelerde derileri yumuşatmak için tankları karıştıran sandalcıların ve fırın ağızlarında metal silahlar yapan demircilerin kendilerine özgü, kötü kokular geliştirmiş olabileceklerini söylüyor.

Goldsmith’in gözden geçirdiği eski Mısır’daki birçok yazılı metinde pis kokulardan tatlı aromalara oranla çok daha az bahsedilir. Örneğin, hayatta kalan bu metinlerde keçiler ve diğer evcil hayvanlar, kesilmiş leşler, açık tuvaletler ve sokaklardaki çöplerden bahsedilmiyor.

Goldsmith, bu tür metinlerin yalnızca seçkin bir bakış açısını temsil edebileceğinin- ve bu nedenle zamanın tüm kokularını veya sıradan insanlar tarafından nasıl algılandığını ortaya çıkaramayacağı gerçeğinin, antik tarihin kokularını derlerken çok önemli olduğunu söylüyor.

Kültürlü kokular

Araştırmacılar için bir antik kentin muhtemel kokusunu yeniden ortaya çıkartmalarındaki zorluk, eskilerin bu kokuları nasıl yorumladığını anlamakta.

Koku, insan deneyiminin güçlü bir parçasıdır. Bugün bilim insanları, insanların şaşırtıcı derecede iyi ayırt edebilecekleri kokuların, geçmiş deneyimlerin anılarını anında tetikleyebileceğini biliyorlar (SN: 3/20/14). Bununla birlikte toplumsal aktiviteler de belirli kokular çağrıştırmaktadır- basketbol sahasında geçen yaz günlerinin anılarını uyandırmak için taze biçilmiş çim ve ızgara sosisli sandviç kokusu gibisi yoktur.

Oxford Üniversitesi’nden psikolog Asifa Majid, modern insanların muhtemelen eski Mısır’daki veya diğer geçmiş toplumlardaki insanlarla aynı kokuları güzel veya kötü algıladığını söylüyor. Bu olasılık doğrultusunda, Majid ve meslektaşları, 4 Nisan tarihli Current dergisinde, Tayland’daki avcı-toplayıcılar ve Ekvador yaylasındaki çiftçi köylüler de dahil olmak üzere Batılı olmayan dokuz kültürün üyeleri, 10 kokunun hoşluğunu sıralarken Batılı şehir sakinleriyle aynı fikirdeydiler.

Vanilya, narenciye ve çiçek tatlılığı kokuları yüksek not alırken acımış yağlı kokular ve olgun peynir veya insan teri gibi fermente edilmiş bir koku, sık sık “ıy” tepkisi aldı.

Nil Deltası’nın nemli, kokuşmuş emisyonlarına tepki olarak toplu bir “ıy”, VI. Ramses’e, araziyi bataklık balıklarından ve kümes hayvanı kokusundan kurtarmasına yönelik söylenen ilahiye ilham vermiş olabilir. Ancak Goldsmith, ilahinin anlamının daha derin olduğunu ve eski Mısırlıların tatlı ve kötü kokular arasındaki bir çatışma olarak gördükleri şeye bağlı olduğunu savunuyor.

Çeşitli eski Mısır kralının saltanatları sırasında yazılan metinlerin 2019 yılına ait olan bir incelemesinde Goldsmith, bu garip çatışmaya sık sık atıfta bulunarak Eski Mısırlıların iyi ve kötü kokuları örnekleyen şeyler hakkındaki büyük ölçüde keşfedilmemiş görüşlerinin, onların dünya görüşleri hakkında fikir verebileceği sonucuna vardı. Araştırmacılar uzun zamandır isfet ve ma’at olarak bilinen kavramların eski Mısırlıların dünyada neyin iyi neyin kötü olduğunu belirlemelerine yardımcı olduğunu belirtmişlerdir. İsfet, doğal bir kaos ve kötülük durumuna atıfta bulunurken Ma’at, bir düzen ve adalet dünyasını ifade ediyordu.

Goldsmith, Sounding Sensory Profiles in the Ancient Near East’in bir bölümünde, özel kokuların isfet ve ma’at ile ilişkilendirildiğini öne sürdü. Nil toplumlarında kokulu balıklar ve kuşlar isfet’i en iyi şekilde temsil eder. Özellikle balık, sadece kötü kokuyu değil, aynı zamanda firavunun emri dışındaki bilinmeyen yerlerin tehlikesini de ifade ediyor, diye bitiriyor. Bu arada, eski belgeler, kokulu merhemler ve parfümlerin firavun tarafından yönetilen şehirlerin ma’atıyla eşleştiğini söylüyor.

Goldsmith’e göre Mısır firavununun ilk görevi, isfet’in toplumsal ve fiziksel kokusunu silmek ve ma’atın tatlı kokusunu tesis etmekti. Karşılama ilahisinde VI. Ramses Mısır’ı politik olarak güçlü ve koku açısından taze yapmak için dostça bir hatırlatma yaptı.

UCLA Egyptologist Robyn Price, eski Mısır tarihi boyunca isfet’i kötü kokularla ve ma’atı tatlı kokularla ilişkilendiren açık inançların henüz kurulmadığını ancak daha yakından incelenmeyi hak ettiğini söylüyor.

Price, kokulara uygulanan değerlerin sabit olmaktan ziyade zamanla dalgalandığını düşünüyor. Örneğin, bazı eski metinler, balıkların ve kümes hayvanlarının geliştiği “bataklığı” ilahi bir yaratılış yeri olarak tanımlar. Ve güney Mısır’dan gelen belgeler genellikle kuzey Mısırlılar hakkında olumsuz konuşur; bu iki bölgenin ayrı yönetim altında olduğu dönemlerde kuzey bataklıklarının isfet gibi koktuğu iddialarını etkilemiş olabilir.

Dolayısıyla, eskiler aynı kokuları bugün insanların yaptığı gibi güzel veya rahatsız edici olarak etiketleseler bile, kültür ve bağlam muhtemelen bu kokulara verilen tepkileri derinden şekillendirdi.

Yaklaşık 2000 yıl önce- Vezüv Yanardağı’nın MS 79’daki feci patlamasından önce- Pompeii’de yaşayan işçi sınıfından Romalılar buna bir örnek niteliğindedir. Londra Üniversitesi’nden Royal Holloway’den arkeolog Erica Rowan, arkeolojik kanıtlar ve yazılı kaynakların, şehir genelindeki küçük taverna müşterilerinin güçlü kokulara maruz kaldıklarını gösterdiğini söylüyor. Küçük odalarda ve açık tezgahlarda ayakta durarak veya oturarak yemek yiyenler, pişen tütsülenmiş yağlı yiyecekleri, bütün gün çalışmış olan diğer müşterilerin vücut kokularını ve yakındaki tuvaletlerden gelen keskin kokuları soluyorlardı.

Rowan, Pompeii’nin tavernalarını dolduran kokuların ve gürültünün, bu işyerlerini başarılı kılan sıradan Romalılar için tanıdık ve rahatlatıcı bir deneyim sağladığından şüpheleniyor. Kazılar sayesinde Pompeii’deki bu gayri resmi yeme ve içme noktalarından 158’ini ortaya çıkartıldı.

a small tavern preserved at Pompeii

Yaklaşık 2.000 yıl önce bu tarz küçük tavernada yemek yiyen Pompeii sakinleri, tanıdık ve rahatlatıcı olarak nitelendirdikleri bir dizi hoş ve ağır kokuyu solumuş olabilir.

İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nden Klasik tarihçi Neville Morley, 2014 yılında Smell and the Ancient Senses adlı kitabının bir bölümünde, Roma şehirlerinin genellikle insan atığı, çürüyen hayvan leşleri, çöp, duman, tütsü, pişmiş et ve haşlanmış lahana koktuğunu yazdı. Bu güçlü karışım, “bölge sakinleri için evinin ve hatta belki de uygarlığın kokusu olmalı” diye bitirdi.

VI. Ramses, kuşkusuz, sarayının güzel kokulu dünyasını uygar yaşamın özü olarak görüyordu. Ancak uzun bir günün sonunda, Mısırlı sandalcılar ve demirciler, Pompeii’nin işçileri gibi şehrin sokaklarının havası burun deliklerini doldururken pekâlâ evlerinin kokusunu almış olabilir.

Yazar: Bruce Bower

Çeviren: Emine Yeni

Düzenleyen: Elif Rana Yılmazlar

Kaynak: Science News

Leave a comment