Devrimlerin üzerinden on yıl sonra Joseph Fahim, film yapımcılarının bu sismik olaylara nasıl tepki verdiklerini ve ayaklanmalara dair gerçeklerin anlatılardaki yerini sorguluyor.  

Bu hikâye, talihin tersine dönme hikâyesidir: Mısır, 2011 yılında kitlesel protestolarının zirvesindeyken, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in ortakları tarafından protestoculara saldırmak için işe alınan bir saban, aynı yılın Ekim ayında düzenlenen bir protestoda kendi devrimci ruhunu bulur. Bir grup Kıpti Hıristiyan tarafından ülkenin güney kesimindeki bir kilisenin yıkılmasına karşı gerçekleştirilen barışçıl bir gösteriye katılır. Ancak durum kontrolden çıkar; şiddet patlak verir ve saban, kimliği belirsiz bir saldırgan tarafından vurulur.

Yousry Nasrallah’ın Cannes’da aday gösterilen Çatışmadan Sonra (After the Battle, 2012) filmi, Şubat 2011’de Mübarek’in devrilmesinin ardından yaşanan yoğun kargaşanın dramatik anlatısıdır. Film, çoğunluğu Kıptiler olmak üzere en az 26 savunmasız protestocunun ordu ve güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğü Maspero Katliyamı’nı konu alır. Günümüzde bu konunun, Mısır’da herhangi bir medyada veya sanat mecrasında tartışılması yasaktır. Yani, gösterime girmesinden bu yana geçen sekiz yılın ardından Çatışmadan Sonra filmi, geçmişe ait bir eser; sinema tutkunu Arapların bölgedeki demokratik devrimlerin ardından sahip olduğu kısa süreli özgürlüğün bir amblemi ve asla yerine getirilmeyerek alt üst edilmiş büyük bir vaadin hatırası gibidir.

On yıl önce bugün, bölgedeki birçok liderin arasından azledilen ilk lider olan Tunus’un despot Cumhurbaşkanı Zine El Abidine Ben Ali’nin ülkeden kaçmasıyla birlikte Arap Baharı protestoları bir dönüm noktası yaşadı. Dünyayı sarsacak büyüklükteki bu olayların etkisi sinemaya kadar uzandı: Arap Baharı’nın modern Arap film tarihinde yer alan en önemli olay olduğunu söylemekle abartmış olmayız. Ancak uzun vadede bakıldığında ayaklanmaların sinemadaki mirası, tıpkı ayaklanmaların siyasi etkileri gibi karmaşıktır.

Arap sineması, yeni yüzyılın başlangıcından itibaren, hem yapım maliyetlerini düşürmeye yardımcı olan yeni teknolojilerin hem de Dubai, Abu Dabi ve Doha’daki Körfez Film Festivallerinin yükselişi sayesinde yeni ortakyapım fırsatlarının ve yeni mali kaynakların doğması ile birlikte hâlihazırda sanatsal bir rönesans dönemi yaşıyordu. Özellikle Mağrip ülkelerinde devlet yardımlarının yaygınlaşması, Arap dünyasında yeni nesil seslerin ortaya çıkmasında kilit rol oynadı.

Bununla birlikte, işlenebilecek konulara ilişkin sınırlamalar baki kaldı. Bunlar milletten millete değişiyordu: Tunus, Fas ve Lübnan cinsellik konusunda daha rahatken Mısır ve Suriye’nin daha küçük bir bölümü, devlet yolsuzluğunu eleştirmekte ihtiyatlı davranıyordu.  Öte yandan ister medyada ister sanatta olsun, siyasete dokunan her türlü dikenli yorum yönetim tarafından genellikle düşmanlıkla karşılandığı için, tüm Arap devletlerinde egemen seçkin sınıflar dokunulmazlığını korudu.

İlk film dalgaları

Ne var ki bu tablo, 2011 yılı boyunca bölgedeki eski rejimlerin art arda devrilmesinin ardından kökten değişti. Yüksek bir enerji dalgası ile birlikte, devrimlerin popülerliğinden faydalanabilmek için, kurgu ve kurgu dışı filmler hızlıca çekilmeye başlandı. Mısır’da bununla ilgili sayısız örnek bulunuyor: 2011 yılında 18 Gün (18 Days), Tahrir 2011: İyi, Kötü ve Politikacı (Tahrir 2011: The Good, the Bad and the Politician) ve Tahrir: Özgürlük Meydanı (Tahrir: Liberation Square), 1/2 Devrim (1/2 Revolution), Doğum Günü 25 Ocak (Born on the 25th of January) filmleri gösterime girdi; bu filmleri 2012 yılında, Tedirgin Kış (Winter of Discontent), Dalgalar (Waves), Derin Uzun Nefes (A Deep Long Breath) ve Devrimi raporlamak (Reporting… A Revolution) filmleri takip etti.

Tunuslu film yapımcıları da benzer şekilde devrimden ilham alarak 2011 ve 2012 yıllarında Korku Yok (No More Fear), Kahrolası Fosfat (Cursed Be the Phosphate), Dün Daha İyiydi (It Was Better Tomorrow) gibi bir dizi devrim temalı film çekti. Dünya (The World), Defol! (Get Out) ve Kırmızı Dünya (The Red Word) bunlardan birkaçıdır. Tunuslu film yapımcısı Dora Bouchoucha, BBC Culture’a “Onlar, devrimden önce sahip olmadıkları yeni bir amaç duygusu ve bolca özgürlük buldular” şeklinde konuştu. “Öznelerine yaklaşma konusunda kendilerini daha rahat hissettiler. Filmleri politikti, ancak çıkış noktaları çoğunlukla kişiseldi.”

Tüm bu filmler büyük oranda aynı anlatıyı paylaştı: vatandaşların zulme uğraması ve yetkililerin iktidarı kötüye kullanmaları, insanları barışçıl bir şekilde isyan etmeye zorluyor ve sonunda halk, rejimlerini devirmeyi başarıyor. Çalışmalar aynı zamanda hem Mısır’da hem de Tunus’ta geçiş dönemini yöneten orduya özel bir saygı göstermekle birlikte yeni bir ifade özgürlüğüne de değiniyordu.

Film yapımcıları daha önce hiç deneyimlemedikleri bir şeffaflıkla iletişim kurabileceklerini görmüş olsalar da bu özgürlüğü, geçici devrimci anları aşan işlere kanalize edemediler. Dar görüşlü olduğu kanıtlanan bir tür kesinliğe sahip olan bu filmlerin çoğu bir sevinç ve zafer duygusu ile sonlanıyordu. 18 Gün’e (18 Days) katkıda bulunan yönetmenlerden biri olan Ahmad Abdalla, BBC Culture’a, “O sırada amacımız olup bitenleri değerlendirmek değildi; yalnızca gelişen olaylara tepki veriyorduk” şeklinde konuştu. “Sinema, farklı araçlar kullanarak kendisini zamanın gerçekliğiyle meşgul olmaya itilmiş bulan pek çok sanat biçiminden sadece biriydi. Şimdi bu filmlere baktığımızda, özellikle artık Mısır’da yapılmasına artık izin verilmeyen 2011 yılına ait olanların, büyük bir belgeleme değerine sahip olduklarını düşünüyorum.”

Bu esnada Arap Baharı’nın boyutu, dünyanın en büyük film festivallerinin ve uluslararası pazarların direnemeyeceği kadar büyüktü. Dünyanın dört bir yanındaki film festivalleri devrim bandosunda yer almak istiyordu.  18 Gün (18 Days), Korku Yok (No More Fear) ve Çatışma Sonrası (After The Battle) Cannes’daydı; Tahrir 2011: İyi, Kötü ve Politikacı (Tahrir 2011: The Good, the Bad and the Politician) ve Tedirgin Kış (Winter of Discontent) Venedik tarafından ve Tahrir: Özgürlük Meydanı (Tahrir: Liberation Square) Locarno tarafından seçilen filmlerden oldu. Onca yıl Batı’nın dikkatini çekmek için mücadele ettikten sonra, batının çağrısıyla, Arap filmleri birdenbire her yerdeydi.

Mısır ve Tunus’un ötesinde, Arap Baharı’ndan hem doğrudan hem de dolaylı olarak etkilenen diğer ülkelerde de sinema, ayaklanmalara tepki gösterme cesaretini gösterdi. Bu çalışmaların üslubu temkinli iyimserlikten değişim olasılığına dair şüpheciliğe kadar değişiklik gösteriyordu. Yemen’de, en başından hükmü verilmiş bir devrime dikkat çekmek için bir dizi belgesel yayınlandı: bunlar arasında Zoraki Devrimci (The Reluctant Revolutionary, 2012), Mulberry Evi (The Mulberry House, 2013) ve Houthis’in Yükselişi (The Rise of the Houthis’in, 2015) yer alıyordu. Fas’ta bir avuç kareden oluşan Ben ve Makhzen’im (My Makhzen and Me, 2012); Onlar, Köpekler (They Are the Dogs, 2013) filmleri Arap Baharı’nın ezici gücüne gönderme yapmakla birlikte Fas’ın kendisine bir darbe indiremediğini ima ediyordu. Cezayir’de deneyimli film yapımcısı Merzak Allouache tarafından çekilen Normal! (2011), zayıf bir etkiye sahip olan ve 2019’a kadar tam anlamıyla gelişmiş bir harekete dönüşmeyen isyanı konu alan tek filmdi.

Suriye’deki barışçıl protestolar devlet şiddeti ile karşılandı ve bunun sonucunda şiddete eğilimli grupların işe karışması ile birlikte bir iç savaşa yol açtı. Suriye filmlerinin anlatıları, Yemen filmlerinde olduğu gibi, 2011 ve 2012 Mısır ve Tunus filmlerinin iyimserliğinden yoksundu.

Suriye filmleri öncelikle savaşın siviller üzerindeki yıkıcı etkisine odaklanırken, mevcut siyasi durumun karmaşıklığına ve Suriye toplumu içerisindeki devrimi bir iç savaşa dönüştüren derin bölünmelere nadiren değiniyorlardı. Mültecilerin Avrupa’ya akın etmesi ile birlikte Suriye sineması, daha önce hiç olmadığı kadar uluslararası arenaya maruz kaldı. 2011 sonrası Suriye sineması, Humus’tan Dönüş (From Return to Homs, 2013), Bir Suriye Aşk Hikâyesi (A Syrian Love Story, 2015), Halep’teki Son Adamlar’a (Last Men in Aleppo, 2017) ve Sama İçin (For Sama, 2019) filmleri ile küresel film ve TV ekosisteminin demirbaşı haline geldi.

Karamsar bir ruh hâli

Bununla birlikte, Arap Baharı vaatlerini yerine getirmede başarısız olunca, liderlerin görevden alındığı ülkeler dâhil olmak üzere, çoğu Arap ülkesinde bir karamsarlık dönemi başladı. Mısır ve Tunus’ta siyasal İslam’ın yükselişi ve Libya ve Suriye’de IŞİD’in ortaya çıkışı demokrasiye geçişi engellerken; Libya ve Mısır’da daha önceki iktidar rejimlerinin yeniden bir araya gelmesi ve askeri güçlerin genişlemesi ile devrimin ölüm emri verilmiş oldu.

Bu trajik atmosfer, yapım aşamasında olan filmlere de yansıdı. Mısırlı Ahmed Abdalla’nın neredeyse sözsüz, kasvetli Çaput ve Paçavralar (Rags and Tatters, 2013) filminde, Ocak 2011’de hapisten çıkarılan eski bir mahkûm kendisini korku ve şüpheyle dolu kanunsuz, tanrısız bir kargaşanın ortasında bulur. Tunuslu Kaouther Ben Hania’nın Güzellik ve Köpekler (Beauty and the Dogs, 2017) filminde ise, bir tecavüz kurbanı kendisini hâlâ çarpık ataerkil sistemle savaşırken bulur.

Bununla birlikte, siyasi kargaşa halen yaygınlığını korurken, sinemanın büyümesine gösterilen müsamaha, ülkeden ülkeye değişiklik gösterdi. 2014’ten bu yana Mısır ve Tunus’un yolları önemli ölçüde ayrıldı. Mısır’daki sansür uygulamaları, 1950’ler ve 1960’larda Cemal Abdül Nasır’ın hükümdarlığının altın çağından bu yana benzeri görülmemiş biçimde sertleşti. Tamer El Said’in, orduya karşı gerçekleştirilen protestolara yer veren, devrim öncesinde çökmekte olan Kahire’nin bir panoraması niteliğindeki Şehrin Son Günlerinde (In the Last Days of the City, 2016) filmi ve Tarık Saleh’in, Mübarek’in Mısır’ının son günlerindeki polis yolsuzluklarını konu alan kara filmi Esrarengiz Cinayet (The Nile Hilton Incident, 2017) filmi de dâhil olmak üzere son dönemdeki isyanları konu alan çeşitli filmler etkili bir şekilde yasaklandı.

Bu esnada, Mısır hükümeti 2013 darbesinin ardından eğlence endüstrisini tümüyle kontrol etmeye başlarken, Abdallah’ın “kamera fobisi” olarak adlandırdığı durumun altında, güvensiz ve endişeli halk tükenmeye başladı. “İnsanlar, özellikle herkesin etraflarında olup biteni belgelemek zorunda hissettiği 2011 ve 2012 yıllarına kıyasla, kameralara karşı şüpheli ve kızgın hale geldi” diye belirtir Abdallah. “Aynı zamanda bu durum, ulusun genel ruh hali hakkında da çok şey anlatıyor.”

Ancak Tunus’taki hikâye bundan farklıydı. Ülkede terörizmin yükselişine rağmen, mütemadiyen kısıtlayıcı bürokrasi ve ekonomik durgunluğun yanı sıra, Tunuslu sanatçılar, devlet finansmanındaki artışın desteğiyle bir miktar özgürlüklerini korumayı başardılar.

Bu, sinemasının tamamen sansürsüz olduğu anlamına gelmez. Bouchoucha, kendisini ateist ilan eden yönetmen Nadia El Fani’nin ülkede zorla dayatılan dindarlık hakkındaki kışkırtıcı belgeseli Ne Allah Ne Usta! (Neither Allah, Nor Master! 2011) örneğine atıfta bulunarak, “Doğrudan sansür otosansüre dönüştü, çünkü din siyasetin yerini alarak ülkedeki en büyük tabu haline geldi” diye belirtir. Filmin Tunus’ta gösterime girdiği yıl, bir grup Selefi, filmin oynadığı Tunus Şehir Merkezindeki Afrika Sineması’na saldırı düzenledi. Bouchoucha sözlerine, “Sanatçılar artık hükümetin sansür uygulamalarından değil, kutsallarını korumak için her şeye saldırmayı kendilerine görev edinen halktan korkuyorlar” şeklinde devam etmiştir.

Fakat yine de Tunuslu film yapımcıları yeni türler, teknolojiler ve fikirler sunarak sektörlerini geliştirmeyi başardılar. Abdelhamid Bouchnak’ın Dachra (2018) ve Ala Eddine Slim’in Tlamess (2019) filmleri, ülkedeki sinema sektöründe ortaya çıkan yeniliklerin başlıca örnekleridir. Ülkenin ilk korku filmi Dachra, dinin egemenliğini eleştirmek için film yapımcılarının sansürü aşmalarında yeni bir ifade aracı öne süren korku mecazlarını kullanarak ülkede janr film yapımcılığı dalgasını başlattı. Aynı zamanda son derece farklı bir sürrealizm biçimini kullanan Tlamess, militarizme, toplumsal cinsiyet rollerine ve varoluşsal sıkıntılara değinmesinin yanı sıra Arap sinemasında ilk kez tam çıplaklık sahnesine yer veren filmdir.

Yemen, Libya ve Suriye gibi diğer bölgelerde film yapımcılığının odak noktası; şu anda sürgünde yaşayan film yapımcılarının belgesellerinde izini sürdükleri konular olan, örneğin Londra’da yaşayan Libyalı yönetmen Naziha Arebi’nin Özgürlük Tarlaları (Freedom Fields, 2018); Kopenhag’da yaşayan Suriyeli yönetmen Feras Fayyad’ın Mağara (The Cave, 2019); Suriyeli Waad Al-Kateab’ın eş yönetmenliğini yaptığı, savaştan parçalanmış vatanından çıkış yolunu gözler önüne seren Sama İçin (For Sama) ve Los Angeles’ta yaşayan Sufian Abulohom’ın Yemen: Sessiz Savaş (Yemen: The Silent War, 2018) belgesellerindeki gibi, bu ülkelerdeki kötüye giden koşullardır.

Arap sinemasının geleceği

On yıl sonra bile, Arap Baharı’nın devrimci enerjisi yaşamın içinde ve beyaz perdede hâlâ görünür durumdadır. 2019 ve 2020’de Cezayir ve Lübnan’daki meşhur ayaklanmalar, Karim Aïnouz’un Cezayirli devrimci gençliğinin renkli portresini işlediği Nardjes A.’dan (2020); geçtiğimiz yaz Beyrut’ta meydana gelen, protestocular için mutlu sona dair umutların yitip gittiği, patlamadan sonra artık hurdaya çıkarılabilecek boru hattında gerçekleştirilen birkaç Lübnan projesine kadar pek çok anlatıda Arap Baharı’nın ilk filmlerine benzer kareler doğurdu.  

Bu esnada Sudan’da, Arap Baharı’nın ilk dalgasının başlamasından dokuz yıl sonra, ülkede sinemanın yükselişine de yol açan bir devrim meydana geldi. Ne var ki Sudanlı film yapımcılarının filmlerinde, devrimlerin her an başarısız olabileceği ve demokrasiye giden yolun uzun ve zahmetli olduğu konusundaki kıymetli derslerini aldıkları çok açık bir şekilde anlaşılıyor. 2019 tarihli iki belgesel, değişimin eşiğinde olan bir ülkenin özünü yakalarken, kapsamlı bir kurumsal değişimin gerçekten mümkün olup olmadığı konusunda şüphe uyandırıyor. Suhaib Gasmelbari’nin Ağaçlar Hakkında Konuşmak (Talking About Trees) filminde, bir grup usta film yapımcısı, yakın gelecekte çözülmesi beklenmeyen boğucu bürokrasiyle yüzleşmek için Hartum dışındaki eski bir sinemayı yeniden canlandırmaya çalışır. Ülkenin ilk kadın futbol takımını Marwa Zein’in Hartum Ofsaytında bir araya getirmeye çalışan bir grup kadın sporcunun da aynı baskıcı kurallarla karşı karşıya kalması, ülkede hüküm süren ataerkil sistemin reform çabalarına meydan okumaya devam edeceğinin bir göstergesidir. 

Asıl ayaklanmalara gelince… Arap Baharı’nın mirası ve akıbeti bölgedeki sinema sektörünün peşinden gitmeye devam etse de halen daha 2010 yılı ve sonrasında yaşananlara dair resmin tamamı çizilmiş değil. Mısır’dan Jehane Noujaim’in Meydan (The Square, 2013); Tunus’tan Güzellik ve Köpekler (Beauty and the Dogs); sayısız Suriye belgeseli gibi ayaklanmalarla ilgili en popüler filmler, bölgenin ve bölge tarihinin nüansları ve karmaşıklıklarının farkında olmayan Batılı izleyiciye hitap eden basit, anlaşılır anlatılar sunuyor. Bunun yanı sıra neredeyse tüm bağımsız Arap filmleri Avrupa tarafından finanse edildiğinden, prodüksiyonlar genellikle Batı’nın Arap dünyasından beklentileri tarafından şekillendirilerek en nihayetinde bölge hakkında çok az bilgisi olan ya da hiç bilgisi olmayan batılı eleştirmenler tarafından değerlendiriliyor.

Sudan sinemasının yükselişi ve Tunus filmlerinin olağanüstü evrimi, Arap Baharı’nın ruhunun beyaz perdeye yansımaya devam etmesini sağlayacak. Öte yandan, Arap ayaklanmalarının yükseliş ve düşüşünün gerçek hikâyesi ise hala anlatılmayı bekliyor.

Yazar: Joseph Fahim

Kaynak: BBC

Çeviren: Oytun Khattab Shahleh

Düzenleyen: Ebru Çakır