Aptal bir adamın hayatı

Aptal bir adamın hayatı

Dostum Kume Masao’ya:

Bu metnin nerede ve ne zaman yayımlanacağını veya asla yayımlamama kararını sana bırakıyorum. Bu metinde var olan insanların çoğunu tanıyorsun. Bu yüzden, metni yayımlarsan onların isimlerini ifşa eden bir kaynakça eklememeni istiyorum senden.

Hayal edilebilecek en mutlu mutsuzluk içinde yaşıyorum. Yine de gariptir, hiçbir pişmanlığım yok. Benim gibi berbat bir kocaya, bir evlada, bir babaya sahip olacak kadar talihsiz olanlara üzülüyorum yalnızca. Elveda o halde! Bu metinde asla kendimi haklı çıkarma gayesine girmedim – en azından bilinçli olarak.

Son olarak bu metni sana emanet ediyorum çünkü inanıyorum ki beni herkesten daha iyi tanıyorsun. Şık bir entelektüel derisine bürünmüş olabilirim ancak bu metinde bu deriyi yüzüp aptallığıma gülmeye davet ediyorum seni.

1.Çağ

Bir kitapçının üst katındaydı. 20 yaşındaydı o zaman. Kitaplığa dayadığı merdivene tırmanmış, yeni gelen Batı yazınlarını aramaktaydı: Maupassant, Baudelaire, Strindberg, Ibsen, Shaw, Tolstoy…

Güneş çok geçmeden batmaya başladı fakat o kitap sırtlarını dinmez bir hararetle okumayı sürdürdü. Önünde dizilmiş kitaplar Fin de siécle’in kendisine yetmezdi. Nietzsche, Verlaine, Goncourt Kardeşler, Dostoyevski, Haupmann, Flaubert…

Amansız karanlıkla mücadele ederken bu isimler üzerine düşündü. Kitaplar kasvetli gölgelere gömülmeye başladı. Nihayet gücü tükendi ve merdivenden inmeye hazırlandı. Tam o sırada kafasının tam tepesinde bir ampul yandı. Kitapların arasında dolanan müşterilere ve kâtiplere baktı merdivenin tepesinde dikilirken. Garip, sefil ve küçük görünüyorlardı. “Hayat bir dize Baudelaire’e değmez.” dedi ve dikildiği merdivenden seyretmeye devam etti aşağıdakileri.

2.Anne

Bütün delilere aynı gri kıyafetler giydirilmişti ve bu giysiler büyük odaya daha da depresif bir hava katıyordu. Aralarından biri piyanonun başına oturmuş, büyük bir hararetle aynı ilahiyi tekrar tekrar çalıyordu. Bir diğeri odanın tam ortasında dans etmekteydi – daha doğrusu oraya buraya sıçramaktaydı.

Bu manzarayı, sağlığı yüz renginden belli olan bir doktor ile dikilmiş seyretmekteydi. 10 yıl evvel annesi de bu delilerden biriydi, tamamen farksızdı onlardan. Hatta onların kokusunda annesinin kokusunu aldı. “Gidelim öyleyse.” dedi doktor ve onu koridordan aşağı, başka bir odaya götürdü. Bir köşede, alkol dolu büyük kavanozların içinde birkaç beyin durmaktaydı. Beyinlerden birinin üzerinde yumurta beyazını andıran silik bir beyaz topak fark etti. O odada dikilmiş, doktorla çene çalarken bir kez daha annesini düşündü.

“Şuradaki beyni taşımış olan adam XX şirketinde mühendisti. Kendini büyük, parlak bir dinamo sanıyordu”. Doktorla göz göze gelmemek için pencereden dışarıya bakmaya devam etti. Dışarıda tepesine kırık cam şişeleri gömülmüş tuğla duvardan başka hiçbir şey yoktu. Bu duvar, yine de yer yer ince, donuk yosun parçalarını taşıyordu gövdesinde.

3.Ev

Varoşlardaki bir evin üst katındaki bir odada yaşamaktaydı. Zemin sabit olmadığından ikinci kat garipçe eğriydi. Halası bu odada sık sık tartışırdı onunla, arada üvey anne babasının müdahalesi de olmaz değildi bunlara. Her ne olursa olsun halasını herkesten çok seviyordu. Halası hiç evlenmemişti. Kendisi 20 yaşındayken halası neredeyse 60 yaşında yaşlı bir kadındı.

Varoşlardaki o ikinci kattaki odasında sık sık “Birbirini seven insanlar acı çektirmek zorunda mıdır birbirlerine?” diye düşünürdü. Bu düşünce aklından geçer geçmez ikinci katın ürkünç eğriliğinin farkına varırdı.

4.Tokyo

Sumida Nehri’nin tepesi bulutlarla kaplıydı. Küçük buharlı vapurun penceresinden yaklaşmakta olan Mukojima kıyısını seyretti. Açmış kiraz çiçekleri, çamaşır ipine asılmış kasvetli paçavralar gibi gözüktüler gözüne. Ancak birden, Edo Dönemi’nden beri orada dizili duran o kiraz ağaçlarında kendini bulmaya başladı.

5.Ego

O ve kendinden yaşça büyük arkadaşı bir kafede oturmuş sigara içiyorlardı. Çok az konuştu fakat arkadaşının her kelimesini pür dikkat dinledi. “Günün yarısını arabayla tur atarak geçirdim.”

“İşin mi vardı?” Elini çenesine dayamış yaşça büyük meslektaşı tam bir mutluluk haliyle “Yo, canım tur atmak istedi.” dedi. Bu kelimeler onu hiç bilmediği bir dünyaya, tanrılarınkine benzer ‘ego’ dünyasına sürüklediler onu. Belli belirsiz bir acı hissetti, aynı zamanda haz da.

Kafe çok kalabalıktı. Tanrı Pan’ın çerçeveli bir tasvirinin tam altında ise kırmızı saksı içindeki bir plastik ağaç yapraklarını sarkıtıyordu.

6.Hastalık

Okyanus esintisi sakince esmekteyken büyük İngilizce sözlüğünü önüne açtı ve parmak uçlarını serbest bırakıp onun için kelime bulmalarına izin verdi. Talarya: Kanatlı sandalet. Masal: Bir öykü Talipot: Doğu Hint Adaları’na özgü hindistan cevizi türü. Boyu 150-300 metre arasındadır. Yaprakları yelpaze, şapka ve şemsiye yapımında kullanılır. 70 yılda bir çiçek açar. Hayal gücü bu çiçeklenmenin canlı bir tablosunu çizdi ona. Hemen sonra boğazında alışılmadık bir kaşıntı hissetti. Farkına bile varmadan sözlüğün üzerine bir parça balgam düşürdü. Balgam mı!? Ancak balgam değildi bu. Kısalığını düşündü hayatın ve bir kez daha hayal etti o hindistan cevizinin tomurcuklanmasını, okyanusların ardında semaya yükselen o tomurcukları…

7.Resim

Birden oldu, aniden. Bir sahafın dışında dikilmiş Van Gogh’un eserlerinin ve biyografisinin bulunduğu cilde bakmaktaydı. Evet, bu cilt Van Gogh’un eserlerinin bir fotoğraflarından ibaretti ancak yine de o fotoğraflarda bile doğanın canlı varlığını hissetmişti.

Resim tutkusu dünyaya bakışında yepyeni bir perspektif bahşetti ona. Bir dalın kıvrımını, bir kadının al yanaklarını büyük bir dikkatle incelemeye başladı.

Yağmurlu bir güz akşamı varoşlardaki demiryolu köprüsünün altında yürümekteydi. Köprünün karşı kıyısında bir at arabası durmaktaydı. Arabanın yanından geçip giderken birinin daha önce bu yoldan geldiği hissine kapıldı. Biri? O birinin kim olduğunu düşünmesi gerekmiyordu. 23 yıllık yüreğinde, uzun piposu ağzında, kulağı kesik bir Hollandalı bakışlarını bu kasvetli araziye dikmişti.

8.Kıvılcımlar: Ateş Çiçekleri

Yağmurdan sırılsıklam, asfalt yolda yürümekteydi. Bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Paltosunun plastik kokusu burnuna vurdu. Tam o anda tramvayın tepesindeki elektrik tellerinden mor kıvılcımlar saçıldığını gördü ve duygulandı. Küçük dergilerinde yayımlamayı planladığı bir metni vardı ceketinin cebinde. Yağmurda yürürken bir daha arkasını dönüp tellere baktı. Teller keskin kıvılcımlar saçmaya devam ediyordu havaya. Hayatta arzuladığı hiçbir şey yoktu ancak o kıvılcımlar, o vahşice tomurcuklanan ateş çiçekleri… Bir kez olsun avucuna almak için onları canını verirdi.

9.Kadavralar

Her kadavranın ayak baş parmağında ipe bağlanmış bir künye sallanıyordu. İsim, yaş vb. yazıyordu üzerlerinde. Arkadaşı bir kadavranın başında dikilmiş, ustaca kullandığı neşter ile kadavranın yüzündeki deriyi yüzmekteydi. Derinin altında bol, şık bir yağ tabakası yatmaktaydı. Kadavrayı inceliyordu. Heian Dönemi’nde geçen hikayesini yazmayı bitirmesi için bunu yapması gerekliydi. Ancak kadavraların çürüyen kayısılara benzeyen kokusundan nefret ediyordu. Arkadaşı kaşlarını çatmış, neşteri ile çalışmaya devam etti ve “Son zamanlarda kadavra eksikliği yaşıyoruz biliyor musun?” dedi. Cevabı hazırdı: “Bana bir ceset lazım olsa yüreğimde minicik bir art niyet olmaksızın öldürürdüm birini.” Elbette bu cevap bulunduğu yeri, yüreğinin derinliklerini terk etmedi.

10.Üstat

Büyük meşe ağacının altında Üstad’ın kitabını okumaktaydı. Güz güneşi parıldıyor, tek bir yaprak kımıldamıyordu meşe ağacında. Uzak semada camdan kefeleri kusursuz bir dengede durmaktaydı terazinin. Böylesi bir şey hayal etti Üstad’ın kitabını okurken.

11.Şafak

Şafak söktü nihayet. Kendini bir sokak köşesinde büyük bir pazarı izlerken buldu. Pazarda koşuşturan insanlar ve araçlar git gide şafağın gül ışığına gömülüyordu. Bir sigara içip pazara daldı. Tam o sırada sıska, siyah bir köpek havlamaya başladı ona. Ancak korkmadı, hatta sevdi o köpeği.

Pazarın tam ortasındaki çınar ağacı dallarını dört bir yana savurmuştu. Ağacın dibinde durup başını kaldırıp dalların arasından gökyüzüne baktı. Bir yıldız parlamaktaydı tam tepesinde. Yirmi beşinci yaşıydı, Üstat ile tanıştıktan üç ay sonrasıydı.

12.Deniz Üssü

Kasvet kapladı minyatür denizaltının içini. Makinelerin arasında eğilip dürbünden baktı. Gördüğü parlak deniz üssüydü. “Kōngo’yu da görebilirsin istersen.” diye açıkladı bahriyeli. Dürbünden küçük savaş gemisine bakarken, birden sebepsiz yere maydanoz geldi aklına. 30 yenlik bir bifteğin üzerinde, hafif aromatik maydanoz…

13.Üstad’ın Ölümü

Yeni istasyonun platformunda aşağı yürümekteydi yağmurun ardından gelen rüzgar eserken. Hava karanlıktı hâlâ. Platformun karşısında üç, dört demiryolu işçisi kazmalarını sallıyor, bağırarak şarkı söylüyorlardı. Rüzgar adamların şarkısını kesti geçti, onun duygularını da. Sigarasını yakmadı ve hazza benzer bir acı hissetti. Ceketinin cebine sokuşturduğu telgrafta “Üstat ölmek üzere.” yazıyordu. Tam o sırada 06.00 Tokyo treni bir yılan gibi dönüyordu uzaktaki çam kaplı tepelerde. Duman bırakıyordu ardında.

14.Evlilik

Evlendikten bir gün sonra azarladı karısını. “Gelir gelmez paramızı israf etmeye başladın!” Bu azar kendinden ziyade ona bunu yapmasını emreden halasına aitti. Karısı, kocasına aldığı nergisleri takdim ederek ondan özür diledi, elbette halasından da.

15.Adam ve Kadın

Bahçedeki geniş Başo yapraklarıyla çevrilmiş huzurlu bir hayat geçirdiler. Bunda, evlerinin Tokyo’dan trenle bir saat uzaklıktaki bir sahil kasabasında olmasının da etkisi vardı.

16.Yastık

Başını gül kokulu kuşkuculuğuna bir yastıkmışçasına bıraktı. Anatole France’ın bir kitabını okuyordu. Haberi yoktu ancak böylesi bir yastık yarı at bir tanrının kafasını bile taşıyabilirdi.

17.Kelebek

Bir kelebek çırptı kanatlarını yosunun rayihasıyla ağırlaşmış rüzgarın içinde. Kuru dudakları kısa bir an için dokundu kelebeğin kanatlarına fakat bu kısa ana rağmen bir tutam kanat tozu seneler sonra dahi parladı dudaklarında.

18.Ay

Tanıdık bir otelin merdivenlerinde geçti kadının yanından. Gündüz vaktiydi ancak yine de ay ışığı gibi parlıyordu yüzü. Kadının geçip gidişini izlerken (ki onunla daha önce hiç tanışmamıştı) hiç hissetmediği bir yalnızlık kapladı yüreğini.

19.İnsan Yapımı Kanatlar

Anatole France’dan 18. yy. filozoflarına geçti, Rousseau bunlar arasında yoktu. Bunun sebebi belki de bir yanının Rousseau gibi kolayca tutku tarafından esir alınmasıydı. Onun yerine Candide’in yazarına geçti – ki bu yazar onun bir diğer yanı, sakin ve entelektüel yanına benziyordu.

29 yaşında hayat tüm ışıltısını yitirdi gözlerinde. Ancak Voltaire ona insan yapımı kanatlar bahşetti. Bu insan yapımı kanatları çırparak huzurla yükseldi semada. Yükseldikçe batmaktaydı daha da derine mantık parıltısında yıkanmış haz ve ızdırapları yaşamın. Aşağıdaki kasvetli şehirlerin üzerine ironi ve istiare saçtı. Açık semada güneşe doğru yükseldi, unutmuş gibiydi okyanusa, ölüme çakılan, insan yapımı kanatlarına güneşin dokunduğu o Yunanı.

20.Prangalar

Gazetede çalışmaya başladığında o ve karısı, üvey anne babasıyla yaşamaya başladılar. Tek bir sarı yaprağa yazılmış sözleşmesinden güç alıyordu. Daha sonra ise bu sözleşmenin yükümlülüklerinin onu prangaladığını, şirketi ise bu yükümlülüklerden muaf tuttuğunu fark etti.

21.Deli Kız

İki çekçek kapalı gökyüzünün altında ıssız yoldan aşağı gitmekteydi. Deniz esintisi bu yolun okyanusa çıktığını haber veriyordu. Bu randevunun onu biraz bile heyecanlandırmadığına şaşırdı. İkinci çekçeğin içinde onu buraya neyin getirdiğini düşündü. Katiyen aşk değildi. Öyleyse aşk değilse… Sonuca varmamak için “ en azından bu işte birlikteyiz” demek zorunda kaldı kendine.

Öndeki çekçeğin içindeydi deli kız. Delilik yalnızca ona mahsus değildi, kız kardeşi kıskançlıktan intihar etmişti. “Bunun hakkında yapabileceğim hiçbir şey yok artık.” Bu deliye, varlığı sarsılmaz bir hayvansal güdüden ibaret olan bu kadına tiksinti duymaya başladı.

Çok geçmeden iki çekçek denizin rayihasının nüfuz ettiği mezarlıktan geçtiler. Çitlerin ardında çalıdan örme istiridyeyle süslenmiş, tapınak şeklinde, siyahlamış birkaç mezar taşı dikilmekteydi. Mezar taşlarının ardında parıldayan okyanusu yakaladı gözleri ve birden anlamsız bir küçümseme hissetti kadının kalbini çelmeye başaramayan kocaya karşı.

22.Ressam

Yalnızca bir dergi illüstrasyonuydu ancak bu horoz öylesi müthiş bir bireyselliğe sahipti ki arkadaşından ona o ressamdan bahsetmesini istedi. Bir hafta sonra ressamın kendisi ziyaretine geldi. Tüm hayatının en müthiş olaylarından biriydi bu. Bu ressamda kimsenin fark etmediği bir şiir ve kendi içinde daha önce varlığından bir haber olduğu bir ruh buldu.

Soğuk bir güz akşamı, bir mısır koçanı o ressamı hatırlattı ona. Kalın yapraklar kuşanmış mısır koçanı, toprağın içinden sinirlere benzeyen narin köklerini çıkartmıştı. Ayrıca bu kendinin en savunmasız halinin bir portresiydi, farkındalığı mutsuzluğunu artırdı. “Çok geç artık ama zamanı geldiğinde…”

23.Kadın

Dikildiği yerden meydan kararmaktaydı. Hafif bir ateş hissedip açık alana yürüdü. Açık, gümüş gökyüzüne karşı parlamaktaydı büyük iş hanında bulunan ofislerinin penceresinden elektrik ışıkları. Kaldırımda durup kadını orada beklemeye karar verdi. Beş dakika sonra kadın ona doğru yürümekteydi. Bitkin görünüyordu. Onu görür görmez gülümseyerek “Çok yorgunum.” dedi.

Soluk meydan ışıkları arasında yürüdüler yan yana. İlk buluşmalarıydı. Kadınla olmak için her şeyden ama her şeyden vazgeçebileceğini düşündü. Kadın arabada ona gözlerini dikip “Pişman olmaz mısın?” diye sordu.

“Asla!”

Kadın ellerini ellerine bastırıp “Ben de asla olmam.” dedi. Yüzü her zamanki gibi bir kez daha ay ışığı parıltısını taşıyordu.

24.Doğum

Paravanın bitişiğinde dikilmiş beyaz önlüklü ebenin bebeği yıkamasını izliyordu. Sabun her gözüne girdiğinde bebek üzgün, minik suratını buruşturuyor ve bir feryat patlatıyordu. Sıçan yavrusuna benziyordu, kokusu onu şu bastırılamaz düşüncelere sürükledi: Neden doğmak zorundaydı? Diğerleri gibi bu ızdırap dolu dünyaya gelmek zorunda mıydı? Neden bu bebeğin kaderine yazılmış benim gibi bir baba?” Bu onun ilk oğluydu.

25.Strindberg

Girişte durmuş, tomurcuklanmış incir ağacının orada mahjong oynayan Çinli adamları izliyordu. Odasına döndüğünde “Bir Delinin İtirafları”nı okumaya başladı masa lambasının altında. Henüz iki sayfa okumuştu ki acı acı gülerken yakaladı kendini. Strindberg’in sevgilisi Kontes’e yazdığı yalanlar kendininkiler ile aynıydı.

26.Antik

Dökülen Buda heykeli, ulvi varlıklar, atlar ve lotus çiçekleri neredeyse huzursuz edecekti onu. Başını kaldırıp onlara baktı ve her şeyi unuttu, hatta onu deli kızdan kurtaran talihini bile.

27.Spartalı Disiplini

Arasa sokakta arkadaşıyla yürüyordu. Kapalı çekçek üstlerine büyük bir hızla geldi. Şaşırdı, çekçeğin içindeki yolcuyu tanıyordu. Dün gece birlikte olduğu kadındı bu. Şimdi dahi yüzü ay ışığı parıltısını taşıyordu. Arkadaşı orada bulunduğundan selamlaşamadılar.

“Güzel kadın.” dedi arkadaşı. Gözlerini yolun sonundaki tepeye dikmiş, bilinçsizce “Evet çok güzel.” dedi.

28.Cinayet

Güneşin altında taşra yolu inek gübresi kokuyordu. Terini silip bayırı tırmandı. Yolun iki yanındaki olgunlaşmış buğdaylar hoş bir koku saçıyordu. “Öldür onu, öldür onu!” diye mırıldandı kendi kendine bilinçsizce. “Kimi?” diye sordu ancak cevap gün gibi ortadaydı: kısa saçlı korkak adamı. Tam o anda Katolik kilisesinin kubbesi yükseldi buğdaylar arasından.

29.Form

Dökme demir sake şişesi, şıkça işlenmiş çizgileriyle “form”un güzelliğini öğretmeyi başardı ona.

30.Yağmur

Büyük yatakta çok şey hakkında konuştu onunla. Dışarıda yağmur yağıyordu. Yağmurda çürümeye başladı Dev Crinum ağacının çiçekleri. Yüzü her zamanki gibi ay ışığı parıltısını taşıyordu. Onunla konuşmak hiç sıkıntı barındırmıyor da değildi elbet. Yüz üstü uzanmış sessizce sigarasını içerken bu kadınla 7 yıldır birlikte olduğunu anımsadı. “Hâlâ bu kadını seviyor muyum?” diye sordu kendine. Kendini her daim pek yakından inceleme alışkanlığı vardı ama yine de cevabı hayrete düşürdü onu: “Evet, seviyorum.”

31.Büyük Deprem

Rayiha aşırı olgunlaşmış kayısılarınkine benziyordu. Kül olmuş harabelerin arasında yürürken burnu bu kokuyu yakaladığında düşünmekten kendini alamadı: “Güneşte çürüyen cesetlerin kokusu sandığım kadar da kötü değilmiş.” Cesetlerin toplandığı hendeğin önünde dikildiğinde ise “burnunun direği kırılmak” deyiminin dehşet ve kederden doğmuş bir abartı olmadığını keşfetti. Onu asıl duygulandıran ise on dört, on beş yaşlarında bir çocuğun cesediydi. “Tanrı sevdiklerini erken yanına alır.” gibi sözler geldi aklına ona bakarken ve kıskançlığa benzer bir duygu kapladı yüreğini.

Kız kardeşi ve üvey erkek kardeşinin evleri yangında kül olmuştu. Kız kardeşinin kocasının kundakçılıktan tecil edilmiş kararı vardı. Kül olmuş harabelerin üzerinde dikilirken “Hepimizin ölmemesi amma talihsizlik.” diye düşünmekten alamadı kendini.

32.Kavga

Üvey kardeşi ile kavgaya dönen bir ağız dalaşına girdi. İlgiye üzerine çekerek ona büyük özgürlükler tanıyan kardeşine karşı bir baskı sebebiydi kendisi. Akrabalar genç adama durmaksızın “Abin gibi ol.” derdi. Ancak onun için bu, eli kolu bağlı olmaktı. Boğuşurken verandanın köşesine düştüler. Yükünden kurtulmak üzere olan kara bulutların altında, verandanın köşesindeki bahçedeki mersin çalısını ve harika kızıl tomurcuklarını hatırlıyordu hâlâ.

33.Kahraman

Voltaire’in penceresinden yüksek dağları izlerken buldu kendini. Karlı zirvede akbaba dahi yoktu ancak kısa, Rus bir adam sürünerek dağa tırmanmaktaydı. Gözünde o adamı canlandırarak, Voltaire’in evinde parlak lambanın altında şu didaktik şiiri yazdı:

Herkesten çok On Emir’e bağlı olan sen

Sen değil misin herkesten çok On Emir’e uymayan

Herkesten çok toplumu seven sen

Sen değil misin herkesten çok toplumdan nefret eden

Herkesten çok idealarla yanıp tutuşan

Sen değil misin herkesten çok hakikati bilen

Doğu dünyamızın doğurduğu sen

Tomurcuklanan çimenin rayihası elektrikli lokomotif.

34.Renk

30 yaşındaydı boş arazileri sevmeye başladığında. Yalnızca çimen, saçılmış tuğla ve kiremit vardı. Onun gözünde tıpkı Cezanne arazileriydi bunlar. Aniden yedi, sekiz yıl önceki tutkusunu anımsadı ve o zamanlar renk hakkında hiçbir şey bilmediğini fark etti.

35.Kukla

Öylesine yoğun yaşamak istiyordu ki ölüm ona hemen şu an gelse hiçbir pişmanlığı olmasındı. Yine de üvey ailesine ve halasına olan saygısından kendini tutuyordu. Bu, hayatına siyah ve beyaz iki taraf katıyordu. Batı tarzı bir terzi dükkanının vitrininde doldurulmuş bir kuğu gördü. Kendinin böylesi bir figüre ne kadar benzediğini düşündü. Ancak bilincinin ötesindeki benliği, ikinci benliği, böylesi bir temayı çoktan bir hikayesinde işlemişti.

36.Bunaltı

Bir üniversite öğrencisiyle kızıl otlarla kaplı tarlada yürümekteydi. “Sizin gibilerin hâlâ güçlü bir yaşama arzusu var sanırsam?”

“Elbette, peki senin yok mu?”

“Artık yok,” dedi, doğruyu söylüyordu. Hayata olan ilgisini yitirmişti, “ama yine de yaratma arzum var.”

“Elbette ancak yaratma arzusu da yaşama arzusunun bir çeşidi değil midir?”

Cevap vermedi. Kızıl otlarla kaplı tarlanın tepesinden aktif volkanın keskin hatları yükseldi. Zirveye kıskançlığa benzer bir duyguyla baktı. Neden bunu kendi de bilmiyordu.

37.Hokurikulu Kadınlar

Entelektüelliği kendininkine yakın bir kadınla tanıştı. Kendini ve bazılarını Hokurikulu Kadınlar başlığı ile yazdığı lirik şiirlerle bu krizden zoraki çıkardı. Bu şiirler, ağaç gövdesini müthişçe saran karın, biri tarafından yere dökülmesine benzer bir kalp kırıklığı hissi veriyordu.

Rüzgarda dans eden saz şapka

Nasıl olur da başaramaz düşmeyi yola

Hiçbir şeyden korkmam kendi namıma

Yalnız korkarım ben senin adına.

38.Ceza

Çiçeklerin ve ağaçların sardığı otel balkonundaydılar. Deli kızın tek oğlunu eğlendirmek için resim çiziyordu. Yedi yıl önce ilişkisini kesmişti onunla. Deli kız sigarasını yakıp oynamalarını izledi. Bastırdığı duygularla trenler ve uçaklar çizmeyi sürdürdü. Şansına çocuk onun değildi ama yine de çocuğun ona “amca” demesi büyük bir acı veriyordu ona.

Çocuk gittikten sonra deli kız ima edercesine “Sana benzemiyor mu?” diye sordu.

“Hiç de bile, ayrıca…”

“Doğum öncesi dönemin bebeğe etkisi diye bir şey duymuşsundur.” Gözlerini kaçırdı, yüreğinin derinliklerinde onu boğmayı arzuladı.

39.Aynalar

Bir kafede arkadaşıyla sohbet etmekteydi. Arkadaşı elmalı pasta yerken süregelen soğuklardan bahsetti. Tam o sırada sohbetteki anlamsızlığı o da hissetti:

“Bir dakika, hâlâ bekârsın değil mi?”

“Değilim, önümüzdeki ay evleniyorum.”

Bu cevap susturdu onu. Kafedeki aynalar sayısız defa yansıttılar onu, soğukça, tehditkârca.

40.Diyalog

“Hüküm süren sosyal sisteme neden saldırıyorsun?”

“Çünkü kapitalizmin doğurduğu kötülükleri görüyorum.”

“Kötülük mü? İyi ve kötüyü ayrımsayamadığını sanmıştım. Nasıl para kazanıyorsun öyleyse?” dedi melek, kusursuz silindir şapkalı melek.

41.Hastalık

Sancılı bir insomniadan muzdaripti. Fiziksel gücünü de yitirmeye başlamıştı. Doktorlar birçok teşhis koydu ona: gastrik hiperasidite, gastrik atoni, kuru plörezi, kronik konjojtivit, beyin yorgunluğu… ama o sorununun ne olduğunu pekala biliyordu. Kendinden utanıyor, onlardan, o ölesiye nefret ettiği “toplum”dan korkuyordu.

Kara, gebe bulutların şehrin üzerinde asıldığı bir akşam bir kafede oturmuş odanın diğer ucundaki gramofondan gelen müziği dinliyordu. Müziğin yepyeni, garip bir duygu gibi yüreğine işlediğini ettiğini fark etti. Müzik bitince gramofona yürüdü ve plağın üzerini okudu: Mozart- Sihirli Flüt. Birden her şey açıklığa kavuştu. Mozart da On Emir’e uymamış ve acı çekmişti. Onun yaptığı gibi değil ancak yine de… Başını eğip sessizce masasına döndü.

42.Tanrıların Kahkahası

35 yaşındaydı, bahar güneşinin düştüğü çam ormanında yürüyordu. Birkaç yıl önce yazdığı cümle geldi aklına: “Tanrılar için ne büyük talihsizliktir bizler gibi intihar edememeleri.”

43.Gece

Yine çöktü gece. Soluk ışık altında köpürdü deniz. Tekrar evlendi böyle bir gecede karısıyla. Bu onlara müthiş bir haz ve aynı zamanda acı getirdi. Yanlarındaki üç oğlu açık denizdeki yıldırımları izliyordu. Oğlanların biri kucağında, ağlamamak için zor tutuyordu kendini karısı.

“Şu gemiyi görüyor musun?”

“Evet…”

“Şu direği ortadan ikiye ayrılmış gemiyi…”

44.Ölüm

Yalnız yatmasını fırsat bilerek pencere parmaklığının tepesine kuşağını asıp kendini asmayı denedi. Kuşağı boynundan geçirir geçirmez ölüm korkusu sardı yüreğini. Ölüm anındaki acıdan değildi bu. Eline aldığı saate bakıp ne kadar sürede öleceğini hesaplarken bir kez daha denedi. Bu sefer bir süre acı çektikten sonra her şeyin buğulandığını fark etti. Bu eşiği aştıktan sonra ölüme adım atacağını anladı. Bir dakika yirmi saniye… Zifiri karanlıktı dışarısı, tavukların vahşi tıkırtıları yankılanmaktaydı karanlıkta.

45.Doğu Batı Divanı

“Doğu Batı Divanı” ona yeni, içsel bir güç verdi. Daha önceden tanımadığı Oryantal Goethe’yi bu eserdeki. Yazarın Karşı Kıyı’da iyi ve kötünün ötesinde güvenle dikildiğini gördü. Ona göre şair Goethe şair Mesih’ten daha yüceydi. Keza şair Goethe’nin yüreğinde yalnızca Akropolis, Golgota gülleri değil, Arap gülleri de açmaktaydı. Ah! Keşke onun izinden gidecek yeteneği olsa!

“Doğu Batı Divanı’nı okuyup da duygusal etkisinden kendini kurtardığında böylesi bir yeteneksiz olarak doğduğu için nefret etti kendinden.

46.Yalanlar

Eniştesinin intiharı büyük bir darbe vurdu ona. Artık kız kardeşinin ailesinden de sorumluydu. Geleceği, dünyanın sonu gibi kasvetli göründü ona. Alaycı bir küçümseme gibi bir duygu hissetti ruhsal çöküşüne karşı (her bir hatasının ve zayıflığının farkındaydı, her birinin). Yine de peş peşe kitap okumayı sürdürdü. Kahramanca yalanlarla dolu olmasına rağmen Rousseau’nun “İtiraflar”ını okudu. Toson’un “Yeni Hayat”ına geçtiğinde ise o ana karakter kadar iki yüzlü, dolandırıcı bir kişiyi daha tanımadığını hissetti. Onu asıl etkileyen François Villon’du. Çoğu eserinde “güzel erkek”i buluyordu.

Bazen rüyalarında asılmayı bekleyen Villon’u görürdü. Tıpkı Villon gibi o da neredeyse düşmüştü hayatın nihai derinliklerine. Yine de ne içinde bulunduğu durum ne de sağlığı müsaade ederdi artık buna. Gücünü yitiriyordu günden güne, Swift’in uzun zaman önce gördüğü tepeden aşağı solan ağaç gibi.

47.Ateşle Oynamak

İnce buz üzerine düşen güneş gibi parlıyordu yüzü. Ondan hoşlanıyordu ama aşık değildi ona. Tenine bile dokunmamıştı.

“Duydum ki ölmeyi istiyormuşsun.”

“Evet, aslında ölmeyi çok istiyorum değil, bunaldım yaşamaktan.” Bundan sonra beraber ölmeye ant içtiler.

“Platonik bir intihar.”

“Platonik bir çifte intihar.” Soğukkanlılığı hayrete düşürdü onu.

48.Ölüm

Kadın ile ölmedi. Yine de tenine dokunmamış olmak tatmin etti onu. Kadın o diyalog hiç yaşanmamış gibi konuşmaya devam etti onla. Bir seferinde üzerinde “Buna sahip olduğumuz müddetçe bu güç verecek bize.” yazan bir siyanür şişesi verdi ona. Gerçekten de verdi, sandalyesine oturmuş büyüyen shiileri seyrederken ölümün getireceği huzuru düşürdü sık sık.

49.Doldurulmuş Kuğu

Kalan son gücüyle otobiyografisini yazmaya karar verdi. Bu düşündüğü kadar kolay olmadı. Bunun sebebi yüreğindeki gurur, şüphe kalıntıları ve aynı zamanda neyin ona en çok fayda getireceği hesaplarıydı. Bu huylarından nefret ediyordu ama yine de kendini alamıyordu. “Derinin altında herkes aynıdır.” düşünmeden edemedi. Goethe’nin “Şiir ve Hakikati” herkesin otobiyografisi olabilir diye düşünme eğilimindeydi. Yine de biliyordu ki herkesi etkilemez edebiyat. Eserlerinin ona benzemeyen, onun gibi bir hayat yaşamamış insanlara cazip gelmeyeceğini pekala biliyordu ki bu onu en çok etkileyen şeyler arasındaydı. Böylece kendi kısa “Şiir ve Hakikat”ini yazmaya karar verdi.

“Aptal Bir Adamın Hayatı”nı henüz bitirmişti ki bir spotçu dükkanının vitrinindeki doldurulmuş kuğuya rastladı. Güveler tarafından yenmiş, kanatları sararmıştı ama başı dik duruyordu. Hayatını düşündü ve yüreğinde hem kahkaha hem gözyaşlarının köpürdüğünü hissetti. Karanlık sokaklardan aşağı yürüdü bir başına, artık gelip onu yok edecek kaderini beklemeye kararlıydı.

50.Esir

Arkadaşlarından biri delirdi. Ona oldum olası yakın hissederdi çünkü onun şen maskesinin ardındaki yalnızlığı herkesten iyi görüyordu. Delilik onu kavradıktan sonra birkaç kez ziyaretine gitti.

“İkimizi de şeytan ele geçirdi,” diye fısıldadı arkadaşı, “adı Fin de siécle.”

İki üç gün sonra adamın kaplıcaya giderken gül yediğini duydu. Hastanelik olduğunda ona daha önceden “Dedektif General”in yazarının çömlek büstünü gönderdiğini hatırladı, ki o arkadaşın en sevdiği yazardı. Gogol’un da delirdiğini düşündü, herkesin bir güç tarafından kontrol edildiğini hissetti. Tam yorgunluktan tükenmişken Raymond Radiguet’in son sözlerini okumaktaydı: “Tanrı’nın askerleri almaya geliyor beni.” Tanrıların kahkahasını duydu. Kendi kuruntu ve duygusallığıyla savaşmaya çalıştı ancak gücü el vermedi buna. Şüphesiz Fin de siécle adlı şeytan saldırmaktaydı ona. Orta Çağ insanlarının Tanrı’ya inançlarında güç bulmasını kıskandı. Onun için Tanrı’ya, Tanrı’nın sevgisine inanmak imkansızdı. Cocteau bile yapmıştı bunu!

51.Bozgun

Kalemi tuttuğu eli titremeye başladı, kısa süre sonra salyası dahi akıyordu. Kafasının boşaldığı tek an 800mg Veronal’in ona bahşettiği uykudan sonraki yarım saat-bir saatten fazla sürmeyen vakitti. Her günü karanlıkta, dar ve tırtıklı bir kılıcın üzerinde yürüyormuşçasına zor, acı içinde geçiyordu.

Yazar: Ryunesuke Akutagava

Çeviren: Batın Temizel

Düzenleyen: Doğucan Karsak

Kaynak: The Life of a Stupid Man (Penguin Little Black Classics no:56)

Leave a comment