Alice – II

Alice – II

Eric kırsalda kazandığı parayı eve yolluyordu. İzni olunca birkaç günlüğüne eve dönüyordu. Günler böyle geçti, ardından bir gün bilinmeyen birinin mektubuyla haber geldi. Mektupta Eric’in oradan bir kızla kaldığı ve kıza aşk şarkıları söylediği yazıyordu. Mektuba göre Eric kızla yatmıştı ve bunu duyan kızın babası da Alice’in annesi de çok öfkeliydi. Sonrasında; buluşmalar, hakaretler ve bolca gözyaşı vardı.

Alice ve Eric, sonunda, kara dumanlardan gökyüzünün bile görünmediği, üzerine söylenecek tek güzel söz olmayan bu umutsuz yerden taşındılar. Alice şimdi annesinden çok uzaklardaydı ve yolculuk yapacak paraları yoktu. Eric akıllanmıştı ve olanlar üzerine tek kelime etmiyordu. Evet, kırsaldaki o kızla aşk şarkıları paylaşmıştı belki fakat Alice’in anılarını da paylaşmıştı ve bir şekilde Alice’in o mükemmel saçları da hala onundu. Artık birlikte oldukları için Eric’i affetmesi iyi olabilirdi. Belki dansa giderlerdi ya da ona da şarkı söylerdi. Kırsaldaki kıza söylediğinden daha güzel şarkılar…  Eric Alice’in yaptığı yemeklere bayılıyordu. Alice’te sevdiği ama tanımlayamadığı bir sürü şey vardı. Alice karmaşıktı, Eric bunu anlayamıyordu. Bütün bunlardan dolayı, özellikle de karmaşık olduğu için Eric onu sonsuza kadar sevmeye hazırdı. Ah, Alice!

Eric… Eric sadece Alice’e beklentiyle bakan bir yabancıydı. Alice hep etkileyiciydi. Alice’in gizemli arzularının gücünü seviyordu fakat ikisi de birilerini takip etmeye mahkûmdu ve takip edilecek birini bulamayınca yollarını kaybetmeleri an meselesiydi. Başta Alice’i takip etmeye başlamıştı, nereye gidileceğini bildiğini sanıyordu. Annesinin ayak izlerini takip ettiğini nereden bilebilirdi ki? Alice’in annesi mutlak bir liderdi ve onun onayı çok şey ifade ediyordu. Bir süre sonra rahatsız hissetmeye başladı. Hayalinde hep el eleydiler fakat Alice’le rahat edemiyordu. Alice hep uzaklara dalıyordu, Eric’in görebileceğinden daha uzaklara. Gözünü açtığı her güne şükrediyordu. Her şey yolundaydı, sadece küçük ahşap evlerinde sanki yakınlarda biri açlıktan ölmek üzere gibi bir hava vardı.

Alice ve annesinin arasına kilometreler, ağaçlar ve rayların girmesiyle yeni bir şey ortaya çıkmıştı; Alice’in olanları farklı yorumlama yeteneği. Annesi, yaramaz oğullarından ve o sessiz kocasından ne çok çekmişti. Komşulara ne kadar da cömert ve kibardı. Herkese yardım ederdi. Kardeşleri ve eşleri nasıl da onun iyi kalbinden faydalanmıştı! Alice bunları düşündükçe belli belirsiz burnundan soludu.

Eric iyi olup olmadığını soruyordu. Çok yabani bir adamdı. Kelimeleri bir araya getirişi garip bir şekilde sabırsızdı, bu durum neşeliyken bile Alice’i rahatsız ederdi. Beceriksiz bir iltifat girişiminde bulunduğunda, Alice sanki dediklerini duymamış gibi ona bakmaya devam etti. Sanki diyecekleri… Fikirleri… Acımasızca, neredeyse küçümseme ve mutsuzlukla, bütün onu mutlu etme çabalarını görmezden geldi. Eric bunu bilmiyordu, kimse bilmiyordu. Kendisi bile bunun farkında değildi.

Eric, Alice’in aklını kurcalayan bir şeyler olduğunu anlamıştı. Bildiği tek şey, kadınların akıllarına bir şey takılmasının oldukça normal bir şey olduğuydu. Başka bir değişle, Alice iyi bir eşti. Onun saçlarını hatta öfkesini bile seviyordu. Bir keresinde oldukça eğlenmişlerdi. Tabii, yaşlanıyorlardı. Bu iki üç yaş olsa da böyleydi ama kimse yaşlılığın insanı bu kadar güçten düşürdüğü konusunda uyarmamıştı.

“Kardeşlerin iyiler. Annen için de endişelenme, o da iyi. Madem onlara bir şeyler vermek istiyor, bırak versin!”, içten içe verilen hiçbir şeyden pay alamadığı için kıskanıyor ve dertleniyordu ama bunu asla belli etmezdi.

Zayıf bir sesle “Onu zorladılar. Onu zorluyorlar. Her şeye sustum ama onu zorlamalarına sessiz kalamam” dedi Alice.

Bir yandan sigara içiyor bir yandan da annesinin yüzüne söyleyemeyeceği her şeyi yazıyordu. Ona sevgi dolu isimlerle hitap ediyor, kendisinden annesinin bir tanecik kızı olarak bahsediyordu. Ona kardeşlerinin her istediğini yapmamasını söylüyordu. Kardeşleri, terbiyesiz ve doyumsuzdu. Asla dile getirmese de, onlardan nefret ediyordu.

Cevaplar genelde geç geliyor, kısa ve öngörülebilir oluyordu. Her geçen gün, annesinden hayatını değiştirecek bir mektup alma umutları biraz daha artıyordu. Alice’in bir hatası varsa, o da yaşadıklarından ders almaya olan isteksizliğiydi. Aldığı ders hep üzücü olduğu için hiçbir zaman akıllanmazdı bu yüzden de hayatının büyük bir bölümünü yanlış yönlendirmişti ve bunlar tıpkı ormandan gelen bir canavar gibi nereye gitse onu takip ediyordu. Bu herkese gerekmeyen zor bir dersti.

Zaman zaman annesi ziyarete gelirdi ve geldiğinde Eric’le güzel vakit geçirirlerdi. Annesi geldiğinde her şey kusursuz olmalıydı. Alice haftalar öncesinden plan yapmaya başlardı fakat annesi geldiğinde hiçbir şeyi beceremezdi. Alice annesinden çok farlıydı, kesin annesi onu küçümseyecek, eleştirecek, dalga geçecek ve ona kardeşlerini anlatacaktı. Alice acı çekerken annesi gülüyordu. Eric neler olduğunu merak edip şakayla karışık ağızlarını aradı. “Bu da geçip gider” diyor, sonrasında ikisine de gidip “Muhtemelen keyfi yok. Dünyanın en iyi ailesine bile sorsan bu böyledir. Saman alevi gibi anlık parlar sonra hemen söner” diyerek sözlerine devam ediyordu.

Kimse Eric’i umursamıyordu. Tıpkı bir haşerat gibiydi, iki büyük düşman yaratıkla kendi dilini konuşuyordu ama düşmanlar onu dinlemeyip birbirleriyle ilgileniyorlardı.

Ne olursa olsun Alice’in görünüşünün ve tavırlarının diğerlerini mutlu ettiği günler de vardı ve o bu onaylanma hissine tutunuyordu. Düşünmek için kendine izin verdiği tek şey her şeyi anlatabileceği birini bulmuş olmaktı. Belirli birinden bahsetmiyordu. Herkesin, onu anlayabileceklerini düşünmesi ona garip geliyordu. Alice onlardan farklıydı. Neden bunu anlamıyorlardı ki?

Yıllar geçmişti. Alice yoldaydı ve yol iki yöne ayrılıyordu. Yolu takip etmek istemiyordu. Arada ne kadar yolu kaldığına bakıyordu. Onun gibi büyüleyici kızıl bukleleri olan bir grup kadın ve küçük kızla yolda duruyordu. Bir zamanlar o yolda bir kaza olmuştu, aralarından hiçbiri kazayı hatırlamıyordu. Korkunç bir kaza… O kazayı atlatamamışlardı, ne yazık ki kimse onları dinlememişti. Kimse onlara kötü kazalara arkalarını dönüp gidebileceklerini söylememişti.

Eric bir kez daha kırsalda çalışmaya başlamıştı. Gitmek istemiyordu fakat gitmekten başka seçeneği yoktu. Kırsaldayken Alice’i yine aldatmıştı ve bu sefer boşanmışlardı. Annesi Alice için yeni ve daha zengin bir eş adayı bulduğu için boşanmalarının çok da bir önemi yoktu aslında. Adam, Alice’den çok daha yaşlı ve Eric’ten oldukça farklıydı. Talepkâr, ciddi, alaycı, güçlü ve acımasızdı. Güçlülük konusunda Alice’in annesini andırıyordu, tek fark o hiç gülmüyordu. Onunla karşılaştırıldığında Alice’in annesi adeta bir melekti.

Alice’in hayatı artık eskisinden de zordu. Ne kadar zor olduğuna kimse inanamazdı, zaten her hâlükârda kimse de fark etmeyecekti. Artık memnun edilmesi imkânsız bir kişi daha vardı, her şeyin satın alınabileceğini sanan bir kişi daha… Yine de bu Alice’i, her gece resimlerini yeni boya ve sıvayla onarmaktan, gündüzleri ceketlerini daha kıvrımlı dursun diye içten teyellemekten ve kendisi olmaktan alı koymadı.

Annelerini kullanan kardeşleri daha da kötüleşti. Adamın da bir sürü derdi vardı, dünya onu gerektiği gibi takdir etmiyordu. Alice bazen, yabancı biri eline bir kır çiçeği koyduğunda, cesaretini toplar ve anlatabileceği birinin olmasını dilerdi.

Hiçbir şey değişmemişti. Ne annesi ne yeni kocası ne de Alice. Kardeşleriyse annelerinde başkasının onlara bu kadar hoşgörülü olmayacağını anlayınca afallamış ve git gide kötüleşmişlerdi. Herkes biraz daha yaşlanmış, yıpranmıştı.

Alice’le muhabbet eden yabancılardan biri de komşusu olan genç bir kızdı. Alice’in saçları ağarmıştı. Kızın annesi babası yoktu. Alice kızın anlattığı beş dakikalık anılarını dinlerdi. İkisi de birbirleri için her şeyi yapardı. Kocası yaşlılıktan sık sık hasta oluyordu.

 Adam hastalandığında kız yardıma geliyor, Alice için getir götür işlerini yapıyordu. Alice de kimseye borçlanmayı sevmediğinden kızcağızın iyi niyetine en az onun kadar iyi niyetli karşılık veriyordu.

Aynı şekilde, ona yardım etmesi Alice için küçük bir kanarya cıvıltısından farksızdı. Bu çok üzücüydü, kız tıpkı Alice ile sohbet eden diğerleri gibi onu anladığını ve dost olduklarını sanıyordu. Kız, Alice’in annesinin ya da kocasının onunla konuşması için Alice’e izin vermediğinin farkında değildi. Alice’in annesi güçten düşüp hastalandığında bile oğlanlar annelerinin son kuruşuna kadar alıyordu ve anneleri hala, açgözlülükleri ve ikiyüzlülüklerine rağmen hayırlı evlatlar olduklarını düşünüyordu. Bütün bunları düşününce, önemli olmak için ne tuhaf bir kızdı.

Bir gün kız Alice‘e yakında evleneceği söyledi. Alice erkeklere güvenmezdi fakat bu çocukla tanışmış ve sevmişti. Kırsaldan gelen alnı temiz bir çocuktu. Artık sık sık düğünden konu açılıyordu. Her zaman ciddiyetle dinliyor ve zekice akıl veriyordu, tavsiyeleri kızın kendi fikirlerinden çok daha akıllıcaydı.

Düğün törenine ve yemeğe davetliydi. Gitmekten memnuniyet duyardı fakat kocası yine hastalanmıştı. Her şey yine karmakarışık olmuştu.

Düğün günü Alice saçlarını taradı ve aynanın karşısına geçip uykusuz duran gözlerine baktı. Annesi, yazdığı son mektuplarında, Alice ve kocasıyla ilgili söyleniyordu. Her zaman açgözlü olan çocuklarına vermek için para istediğinde ona hediyeler yollamışlardı. Şimdi onlara söylenmesi adil miydi? Bir yandan evi çekip çevirip bir yandan da kocasına bakan Alice ancak gözü saate takılırsa hangi günde olduklarını çıkarabiliyordu.

Alice ancak adam yemeğini yiyip uykuya daldığında yalnız kalıp dinlenebildi. Sonra, bahçe kapısının orada birinin adını seslendiğini duydu ve yeşilliklerle yaz sonu çiçeklerinin arasından kız gelinliği ve ışıldayan duvağıyla bir kuş ya da bir melek gibi gözüküyordu. Kiliseye giderken yanına uğramıştı.

Alice şaşkınlıktan neredeyse dilini yutacaktı. Arabalar durup nedimeler bahçe kapısında beklerken kız aralarından geçip adeta ona doğru süzülüyordu. Onu düşünmüştü, evlenmeden önce rızasını almak istemişti. Her şey ışıl ışıldı; gökyüzü, bahçe, beyazlar içindeki kız, Alice… Daha önce böyle bir şey görülmemişti. Birbirlerine bakıp gülümsediler.

Kız gittiğinde bile bulutların ve beyazların arasında kalan hiçbir şey eskisi gibi görünmüyordu. Alice neşe ve huzurla dolmuştu. Bu hissin ne olduğunu bile bilmiyordu ama bir dilek diledi, anlatabileceği birinin olmasını diledi. Tam dilek dilerken birden durakladı, bir şeyler oluyordu. Birden sanki yıllardır orada olan ama asla fark etmediği bir şey geldi aklına. Böyle birini biliyorum diye düşündü. Tabii ya, biliyorum… Biliyorum…

O günden sonra görünüşü ya da hayatı değişmedi fakat artık bambaşka biriydi.

Yazar: Elizabeth Harrower

Kaynak: https://www.newyorker.com/magazine/2015/02/02/alice

Çeviren: Yağmur Akşit

Düzenleyen: Elif Naz Yıldız

Leave a comment