Alice – I

Alice – I

Alice yakut renkli hatta yakuttan bile koyu renkli kalın bukleleri olan küçük bir kızdı. Çok güzel saçları, kaymak gibi bir teni ve her zaman meraklı bakan gri-mavi gözleri vardı. Daha küçücükken; perilerin, iyi kalpli ebeveynlerin ve ormanda kaybolan çocuklara yardım eden yabancıların, özetle “iyi olmak iyidir” denen bütün hikâyeleri okumuştu. İyiliği öğütleyen bütün bu masalları okumasaydı da iyi olmak Alice’in içinde vardı. Her çocuğun kendine ait bir mizacı olurdu, bu da onunkiydi.

Alice’in annesi doğma büyüme İskoçyalıydı. Kaba, dengesiz, yaygaracı, aniden parlayan ve sıska bir kadındı. Alice’in annesi acımasızdı. Kibrit, yanan bir ağaç kısacası alev alan her şey gibi parlaktı. Alice ise savunmasız bir hayvan kadar tetikteydi. Anne de çocuk da bu durumdan rahatsızdı. Birbirlerine baktılar.

Annenin şansına, kızından küçük iki tane daha çocuğu vardı. Ne anneleri gibi tamamen ateş ve odundan ne de kız kardeşleri gibi saf bir ruhtan yaratılmışlardı fakat ikisine de benzemelerine rağmen bir o kadar da benzemeyen iki uysal erkek çocuğu… Kardeşleri de tıpkı Alice gibi çok tatlı çocuklardı. Onların da ablaları gibi dikkat çekici saçları ve gözleri vardı, ondan tek farkları erkek olmalarıydı. Zamanla Alice, buklelerden ya da nazik tavırlardansa annelerini asıl memnun edenin erkek olmaları olduğunu anlamaya başlamıştı.  Bu kadar iyi bir kız çocuğu annesinin gözünde bir oğlan çocuğuyla bir olabilir miydi, asıl soru buydu. Cevapsa hayırdı.

Alice kadınsı, eski kafalı bir kızdı. Ne erkek gibi davranıyor ne erkek gibi hissediyor ya da öyle görünüyor ne de erkek gibi olmak istiyordu. Fakat annesiyle mutlu olmak ve herkese “Alice de burada” dedirtmek için annesinin onu fark etmesini istiyordu.

Aile, Avustralya’ya memleketlerindeki gelenekleriyle gelmişti. Alice’in çocukluğunun yarısından çoğu, erkek kardeşlerinin dadısı ya da hizmetçisi olarak geçmişti. Annesinin kardeşlerine olan sevgisini bilmenin verdiği sorumlulukla adeta daha on yaşına gelmeden elli yaşından gün almıştı. Elbiselerini kirlettiklerinde, koşarken düştüklerinde, durup dururken ya da huysuzluktan ağladıklarında, herhangi bir bibloyu kırdıklarında, annelerini sinirlendirdiklerinde, istisnasız, her zaman suç Alice’e kalırdı. Alice artık şüphelenmeye başlamıştı.

Alice yolda yürürken bazen yanından geçenlerden biri diğerine “Yanımızdan geçen kızı gördün mü? Saçları ne kadar da güzeldi!” dediğinde çaresizce içten içe annesinin de orada olup bunu duymasını isterdi. Şaşırtıcıdır ki annesi orada olsa bile bu iltifatları asla duymazdı. Duysa bile anlamazdı. Anlasa bile umursamazdı. Herkes, Alice’in değil oğlanların övülmesi gerektiğini öğrenmişti. Yabancılar bile annesini memnun etmeyi severdi. Böylesi daha güvenliydi.

Tabii, ailenin bir de babası vardı. Babaları asker olmak için uzaklara gitmiş ve yıllarca dönmemişti. Geri döndüğündeyse eskisinden daha sessizdi, Alice’in annesi her zaman, babasının işe yaramaz bir adam olduğunu söylerdi. Alice’in babası ne olduğunu kimsenin bilmediği işine gitmiş ve orada da en az savaşta kaldığı kadar bir süre kalmıştı. Eve sadece yemek ve uyumak için gelirdi. Çocuklar büyüdükten sonra çok geçmeden öldü. Cenazesinin ardından bir kişi bile adını hatırlamadı.

Bunlar olurken oğlanlar ilgi ve övgüye boğuluyordu. Küçük yaşta o kadar ilgi görmüşlerdi ki büyüdüklerinde buna ihtiyaçları olmayacaktı. Şişirilmiş özgüvenleri sayesinde yüzerken can simidine ihtiyaç duymuyor, derinlere dalıyorlardı. Alice ise daha kulaç atmayı bile bilmiyordu. Oracıkta boğulsa kim fark ederdi ki? Derinlerde yüzmek kolayca gözden kaçabilecek parlak kızıl bukleleri olan bir kız için çok tehlikeliydi.

Kimi zaman bir öğretmen ya da bir tanıdık ona iltifat ederdi. İltifatlara bu kadar muhtaç olmasa şüphesiz, onlardan milyonlarca alırdı fakat Alice’in satış piyasasındaki “arz” ve “talep” kelimelerinden haberi bile yoktu. Hoş, haberi olsa bile bunu kendi hayatında kullanmazdı. O, tıpkı yalnız bir çardak kuşu[i] gibi mavi cam parçalarını yuvasının etrafına sererdi ve zamanla renkleri solsa bile kendine camdan bir hazine yaratırdı.

Alice, bir şeylerin adil olmadığını biliyordu. İyi bir kızdı, güzeldi, uysaldı, kibardı, okulda başarılıydı ve mükemmel saçları vardı fakat bunların hiçbiri yeterli değilken erkek kardeşleri bir şekilde kusursuzdu. Bu, kardeşleri çabalamadığı için değil asla çabalamak zorunda kalmadıkları içindi. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar hep hoş karşılanırlardı.

Alice çoğu zaman omzunun üzerinden arkasına bakar ve uzaklara dalardı. Bu yüzden birkaç tanıdığı olsa da hiç arkadaşı yoktu. Kardeşlerine karşı görevleri ve annesini memnun etme çabaları, ömründen ömür götürdü. Yıllar geçse de annesi ve kardeşleri aynı yaşta kaldı, sadece Alice ve babası yaşlandı.

Kardeşlerinden biri mızıka çalıyor ve ava çıkıyordu, diğeriyse resim çiziyor ve kaslarını kuvvetlendirmek için spor salonundaki bir grup amatör boksörle antrenman yapıyordu. Eldivenli elleri yukarıda, başı aşağıda rakibini tehdit eden birçok fotoğrafı vardı. Yalnızca bu fotoğraflar değil, sarı saçlarıyla göze çarpan bu iki kardeşin de oynadığı futbol takımına ait de birçok fotoğraf vardı. Kardeşleri hafta sonları kız arkadaşlarını da alıp yakınlardaki sahile sörf yapmaya giderlerdi.

Alice’in böyle bir uğraşı yoktu. Aslında o da piyano dersleri almak isterdi fakat bu yıllar Bunalım[ii] yıllarıydı, o da ne demekse. Bunalım, herkesi mutsuz ediyordu. Muhtemelen, o olmasa annesi Alice’e daha çok değer verirdi. Belki de öyle olurdu, kim bilebilir? (Ama annesi mutsuz değildi, bu onun karakteriydi.) Alice annesinin isteği üzerine kardeşlerinin pikniğe götürmesi için küçük kekler pişirirdi. Hiç şikâyet etmese de yaz sıcağında bir şeyler pişirmekten hiç hoşlanmazdı. Dışarıda gölgedeki sıcaklık yüzün üstüne çıkıyorken fırının çalıştığı mutfağın sıcaklığı ölçülemeyecek kadar yüksekti. Buradayken bazen Alice fenalaşıyordu.

Evde misafir hiç eksik olmazdı. “Bayan Robinson” ve  “Bay Fenwick” gibi birçok kişi Alice’in annesini görmeye gelirdi. Annesi bir o yana bir bu yana yürüyüp enerjisi, küstahlığı ve şen kahkahasıyla onları büyülerken misafirler büyük deri kanepeye ya da bir sandalyenin ucuna dimdik oturur, onu dinlerlerdi. Misafirlerden herhangi biri akıl danışırsa da annesi hiç tereddüt etmez hemen tavsiye verirdi. Misafirlerin tanıdığı en pozitif insandı. Görüşleri genellikle anlık gelen bir fikirden ibaret ve ortalamaya vurulduğunda çoğunlukla yanlış olsa da belirsiz anlarda her şeyden emin olacak kadar erdemliydi. Ne mutlu ki gelen herkes evden hayat dolu ayrılıyor, bu kenar mahalle sokaklarından geçip evlerine doğru yürürken adeta dertlerinden de uzaklaşıyorlardı. (Böyle bir mahallede sadece yıldızlar güzeldi çünkü hep oradalardı fakat asla fark edilmezlerdi.)

Alice’in annesi misafirlerine sürekli memleketini anlatırdı. Anlatırken kardan da bahsederdi. Misafirleri hayatlarında hiç kar görmeseler de nasıl bir şey olduğunu hayal etmek için can atarlardı. Yüzlerinde bir tebessümle Alice’in annesinin anlattığı saf, soğuk, temiz, bildikleri hiçbir şeye benzemeyen o memleketi dinlerlerdi. Bu gerçekten de mümkün müydü? Orada böyle bir yer var mıydı? Gözlerinde bir hüzün vardı. Mümkün olduğunu biliyorlardı. Sadece duyduklarına inanamıyorlardı.

Babaları eve, misafirler oradayken geldiğinde tek kelime etmeden odadan geçip giderdi. Herkes buna alışmıştı ve bu normal geliyordu. O geçerken bile annelerinin hararetli sohbeti ve şen şakrak kahkahaları durmaksızın devam ederdi.

Kasabadaki kimsenin, karnını doyurup çalışmaktan ve borçsuz yaşamaktan başka bir derdi yoktu. Yıllar sonra Alice gençlik yıllarında düşüncelerini paylaşan kimseyi bulamadı. Ya o zamanlar tanıdığı çevreden uzaklaşmıştı ya da çoktan unutulmuştu. Her şeyi hatırlıyordu: kimisi orduda giydikleri bez ayakkabılar ve hâkî paltolarla, kimisi eline aldığı oradan buradan toplanmış satılık ölü tavşanlarla, kimisi de içi annesinin ona aldığı kırmızı ve yeşil boya şişeleri gibi işe yaramaz eşyalarla dolu bavullarla amaçsızca dolaşıyordu. O boya şişeleri senelerce kilerde kullanılmayı beklemişlerdi. Kimse neden orada olduklarını bilmiyordu. Yıllar sonra kardeşlerinin çocuklarından bazıları bu boyaları bulup çocukça bir cesaret gösterisi için içmiş fakat ölmemişlerdi.

Alice başı öne eğik bir şekilde kardeşlerinin ayakkabılarını cilalarken ya da annesini memnun etmek için katlandığı diğer işlerle uğraşırken, asla geri çevrilmeyeceklerini bilerek yaklaşan gezgin adamların seslerini dinlerdi. Annesinin doğasında yardım etmek vardı; çoğu zaman arka kapıda içtenlikle dağıttığı yemekler sivri dili yüzünden değerini kaybetse de açık yürekli ve cömertti. Kimse bunun için Alice’in annesini suçlayamazdı, o sadece kendi gibi davranıyordu. Peki, ya erkeklerin gururu? Alice’in duyguları? Tek istedikleri birazcık yağ idi.

Alice, küçük de olsa bir iş bulmuştu. Zayıf ve solgundu, öğlen sıcağında memleketini ve soğuk havasını düşünerek ağzına bir muz attı. Memleketindeki evler belki de yüzyıllardır oradaydı. Burasıysa haritada büyük bir açıklıkken gerçekte küçük, sıcak, cehennem gibi bir yerden başka bir şey değildi. Sahile, otlar ve en fazla iki katlı, yıkık dökük evlerin arasından geçerek giden bir tramvay yolu vardı, oradan sahile yol yaklaşık yedi kilometreydi. Buranın insanları annesinin genellikle küçümseyerek söylediği gibi çingenelere benziyordu fakat buradaki kimse Alice’in hayal ettiği çingeneler gibi değildi. Ne neşeli ne de yaratıcıydılar, sadece çelik yığınlarının arasına ve barların arka sokaklarına rastgele yerleşmiş insanlardı.

Alice bütün bu insanların arasındaydı. Annesi onu asla fark etmese ve sevmeseydi kim bilir başına neler gelirdi, ah ne korkunç! Ne korkunç! Bazen insanlar bölgeye özgü tavırlarıyla Alice’le dostluk kurmaya çalışırdı fakat bu sırada annesi araya girip oğullarını anlatmaya başladığından genellikle dostluk kurma şansını kaçırırdı. Annesi yanında yokken ise bunun tadını çıkarıyordu.

“Bay Wade bana dedi ki…”

“Sally Grey benim de onunla gitmemi…”

Ne derse desin kimse onu duymuyordu. Annesi dinleyene kadar konuşmaya devam ederse de annesinin gözleri anlamsız bakmaya başlardı ya da aslında üç oda ötedeki radyodan gelen yarışın sesini dinliyor olurdu. Annesi bazen de Alice’in sesini, ondan bir şey isteyip iş vererek bastırırdı. Sırf annesi olduğu ve konuşacak başka kimsesi olmadığı için Alice, annesine toz kondurmaz, mükemmel olduğunu düşünürdü.

Bir gün Alice yine konuşurken, “Eric Lane beni bir yere götürmek…” dediğinde ilk kez annesi onu duydu ve dinledi. Daha ne olduğunu bile anlayamadan Eric evlerine gelmişti ve Eric’le Alice evlenmişlerdi. Her şey nasıl bu kadar hızlı olmuştu? Her şeyin nasıl başladığını bulmaya çalıştı. Annesinin Eric’le konuşmasını dinliyordu (bunu düşünürken bir an duraksadı), sonra birden kendini başka bir evde evlenmiş olarak bulmuştu.

Eric iyi biriydi ama en az onun kadar genç ve dünyadan bir haberdi. Aslında bakıldığında Alice’den daha az şey biliyordu. Sonuçta o burada doğup büyümüştü, karlı bir yer, kaleler, yabani kiraz ağaçları ve soğukla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Hayatında taş evler, şömine, cadılar bayramı ya da cadı ve hayaletlerle ilgili hiçbir şey duymamıştı. Dünyanın varoluşuyla ilgili efsaneleri bile bilmiyordu. Oradaki diğer herkes gibi onun da düzgün bir aksanı yoktu. Evi vardı… Zavallıcığın sadece kendine ait olan bir tek evi vardı. Tabii bir de ekonomik bunalım… Köpek balıklarıyla yüzerken batmak ve boğulmak, burada onu kim fark edecekti ki? Eric Alice’in saçlarını seviyordu ama bu annesinin umurunda bile değildi.

Alice artık Eric’leydi, onun eşiydi. Eric sıradan bir adamken Alice, sıra dışı hatıralarla, sıra dışı bir annenin kızı olduğundan bazen Eric’e kolayca sinirlenebiliyordu. Erik ona, kızıl saçlı kadınların asabi olduklarını söylerdi. Alice’in saman alevi gibi bir öfkesi vardı. Kısa süre için bir çiçek bahçesi planladı ya da yemek yapmaktan endişe etti ya da şarkı söyledi fakat paraları kirayı ödemekten ve yemek almaktan başka bir şeye yetmiyordu. Ne okuyacak bir kitap ne konuşabileceği ne de dünyayı kendisi ve Eric’den daha iyi bilen bir insan vardı. İnsanların bildikleri sadece söylentiler ve efsanelerden ibaretti. Dünya onlara garip geliyordu. Çekiniyorlardı.

Alice yıllar sonra konuşurken “zamane insanlarındansa Orta Çağlara daha yakındık” dedi fakat bu doğru değildi. O günlerde annesiyle ancak Julius Caesar gibi biri karşılaştırılabilirdi.

İki üç yıl sonra Eric, çalışanların eşlerinin kabul edilmediği kırsalda bir yere tayin oldu. Bunu duyduğunda Alice’in annesi Eric’e, “Sırf kasabada çalışamayacak kadar tembelsin diye Avustralya çalılıklarına kendinle kızımı da sürükleyebileceğini düşünüyorsan çok yanılıyorsun” dedi. Amanın! Annesi Alice’i korumuştu! Eric bunun üstünde durmadı, Alice’in annesinin sadece şaka yaptığını düşünüyordu.

Alice annesinin eviyle ilgili endişeliydi. Hala kardeşlerinin etrafında pervane oluyor ve anlattıkları abartılı maceraları tek kelime etmeden dinliyordu. Kardeşlerinin ününü duymuştu, hatta birini herkes “Güler Yüz” olarak tanıyordu. Bütün bu maceralarda nasıl hep kazandıklarını Alice’de biliyordu. Kardeşlerinin, annelerine o pahalı kıyafetleri ve abartılı aletleri alması için nasıl yalakalık yaptıklarını, sırf istedikleri yapılsın diye nasıl güldürerek öpüp kokladıklarını görmüştü.

Alice acı acı da olsa gülmeyi öğrenmişti. Düşüncelerini dile getirseydi annesi sık sık yaptığı gibi yine onu sözleriyle hırpalardı, hırpaladı ama Alice, hırpalansa bile bu onu durdurmadı. Yaraları kabuk bağlar bağlamaz sözlerine devam etti. Annesi Alice’in bütün bu hırçınlığının ona alınmayıp kardeşlerine alınan piyano ve araba yüzünden olduğunu düşünüyordu. Ona göre Alice, kardeşlerine alınan piyano ve araba için onunla ölene kadar tartışacaktı. Alice annesine “Sorun ne piyano ne de araba!” diyemedi çünkü onun böyle düşündüğünü bilmiyordu. Annesinin sözlerindeki bir şey onu yavaş yavaş öldürüyordu. Daha sonraları kardeşlerinin piyanosuna ve arabasına hep nefretle bakar olmuştu.


[i] Çardak Kuşu Avustralya’da yaşayan güvercin büyüklüğünde bir kuş türüdür. Bu kuşlar, erkeklerinin parlak camlar, çiçekler vb. materyallerle süsledikleri yuvalarıyla bilinirler.

[ii] Büyük Buhran (The Great Depression) yılları bir diğer adıyla 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, 1930’lu yıllarda Amerikan ekonomisinin çökmesiyle Kuzey Amerika’yı merkez alan, tüm dünyada etkili olmuş bir ekonomik kriz dönemidir.

Yazar: Elizabeth Harrower

Kaynak: https://www.newyorker.com/magazine/2015/02/02/alice

Çeviren: Yağmur Akşit

Düzenleyen: Elif Naz Yıldız

Leave a comment