Alfred Hitchcock’un psikolojisi

Alfred Hitchcock’un psikolojisi

Alfred Hitchcock (1899-1980), yirminci yüzyılın en göze çarpan film yapımcılarından biriydi. Hitchcock, altmış yıllık kariyerinde, en iyileri aynı anda hem merak uyandıran, heyecan veren, tedirgin eden, komik ve romantik olan 53 film yaptı. ‘Gerilim ustası’ unvanına sahip Hitchcock, gerilim türünün birçok tekniğine öncülük etti ve günümüzde de etkisini korumaya devam ediyor. Film anlatımında psikolojik süreçleri canlandıran ilk yönetmenlerden biriydi. Bununla birlikte filmleri, başlangıçta izleyiciler arasında eleştirmenlerden daha popülerdi ve üstün yeteneği, kariyerinin sonraki aşamasında, büyük ölçüde François Truffaut gibi French New Wave (Fransız Yeni Dalgası) yönetmenleri sayesinde tanınmaya başladı.

Hitchcock, 1899 yılında, Doğu Londra’nın Leytonstone adlı bir kasabasında, bir Cockney Katolik ailede doğdu. 1913 yılında babasının ölümüne kadar yatılı okullarda eğitim gördü. 1920’de Hitchcock, Amerikan yapım şirketi Famous Players-Lasky’e ait olan Islington Studios’ta film başlıkları tasarlamak üzere tam zamanlı bir işe girdi. Orada çalışırken, filmler hakkında olabildiğince çok şey öğrenmek için çaba gösterdi. Stüdyodaki işine başladıktan sonraki üç yıl içinde Hitchcock, yönetmen yardımcılığına ve 192’’te de yönetmenliğe terfi etti. Sonraki yıl Hitchcock, yardımcı yönetmeni Alma Reville ile evlendi ve 1928’de Patricia isminde bir kızları oldu. Kariyerinin bu ilk yıllarında Hitchcock, The 39 Steps (39 Basamak) ve The Man Who Knew Too Much (Çok Şey Bilen Adam) gibi en iyi filmlerinden bazılarını yaptı. 1930’ların sonlarında İngiliz film endüstrisi finansal krizdeydi; Hitchcock, Hollywood yapımcısı David O. Selznick ile sözleşme imzalayarak ailesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti. 

Hitchcock bir keresinde televizyonun, psikiyatri hakkında bilgi yayarak ve bu alana olan ihtiyaca katkıda bulunarak psikiyatriye oldukça şey kattığını belirtmişti. Hitchcock’un kariyerinin büyük bir kısmında Freud’un fikirleri baskındı ve psikanalize şüpheyle yaklaşsa da insan davranışları hakkındaki diğer açıklamalarda da olduğu gibi Hitchcock, Freudyen kavramları ve motifleri filmlerinin çoğunda tekrarladı.

Bastırma, Hitchcock’un filmlerinde tekrar eden Freudyen kavramlardan biri. Freud’a göre bastırmanın özü, bir şeyi basitçe bilinçten uzaklaştırmak ve onu belli bir mesafede tutmaktan geçiyor. Freud travmatik anıların, genellikle çocukluktan olanların, bilinçli zihin tarafından bastırıldığına inanıyordu; bu egoyu, çatışma ve gerginlikten uzak tutmaya yarayan bir savunma mekanizması olarak görülebilir. Bu anılar, bilinçaltında gizli ve bir şekilde bastırılmış anıya anlık erişim sağlandığında, nevrotik veya psikotik bir atak tetiklendiğinde, bireyin nevrozlarında ve psikozlarında kendini gösteriyor. Freudyen psikanalizin amaçlarından biri de, bilinçaltındaki bastırılmış anılarla yüzleşmenin hastanın nevrozunu iyileştireceği umuduyla bu anılara erişimi sağlamaktır.

Psikanaliz, 1940’ların başında filmlere konu olmaya başladı.  Hitchcock’un Spellbound (Öldüren Hatıralar) (1945) filmi, psikanalizi Amerikan izleyicisine tanıtan ve özel bir detektif yerine bir psikiyatristin gizemi çözdüğü ilk filmdi.  Spellbound’un açılış başlığı şöyledir:

Hikayemiz, modern bilimin aklı başında olan hastaların duygusal sorunlarını ele alma yöntemi olan psikanaliz ile ilgilidir. Analist, yalnızca hastayı gizlediği sorunları hakkında konuşmaya; onu, zihninin kapalı kapılarını açmaya teşvik etmeyi amaçlar. Hastayı rahatsız eden kompleksler ortaya çıkarılıp yorumlandığında, hastalık ve kafa karışıklığı ortadan kalkar… ve hastanın aklını bulandıran kötülükler ruhundan sürülür.

Hitchcock, Spellbound’u “psödo-psikanalizle sarmalanmış başka bir insan avı hikayesi’” olarak tanımlamıştır. Gregory Peck ve Ingrid Bergman tarafından canlandırılan filmin ana karakterleri psikiyatristlerdir. Gregory Peck’in karakteri bir psikiyatri kliniğinin başına geçer ve gelişiyle birlikte kliniğin tek kadın psikiyatristi olan Constance Peterson (Ingrid Bergman) ile aralarında bir çekim oluşur. İkili âşık olur ancak kısa süre sonra Peck’in karakterinin birtakım psikolojik sorunları olduğu ortaya çıkar. Bir çatalın masa örtüsüne sürtündüğünü veya paralel çizgilerden oluşan bir desen gördüğünde anksiyete atakları geçirir. Bu, Peterson’un onunla profesyonel ve kişisel olarak daha fazla ilgilenmesine neden olur.

Peterson, Ballantine’in gizemli geçmişini çözmeye başladığı sırada Ballantine tutuklanır, Dr. Edwards’ı öldürmekle suçlanır ve hapsedilir. Ancak Peterson, sonunda gizemi çözer ve Ballantine haklı çıkar. Ballantine’in paralel çizgiler korkusunun, erkek kardeşinin öldürüldüğü çocukluk döneminde meydana gelen bir olaydan kaynaklandığı ortaya çıkar. Ballantine her zaman kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutmuştur ve bu suçluluk hissiyatını Dr. Edwards’ın ölümüne de aktararak kendini katil olduğuna ikna etmiştir.

Spellbound ayrıca, Freud’un rüyaların yorumlanmasında önemli olduğunu düşündüğü, sürrealist sanatçı Salvador Dali’nin gözler ve sakatlanma gibi çarpıcı imgeler ve sembolizmle dolu bir rüya dizisini de içeriyor. Oidipus kompleksi film boyunca görülen başka bir tema, Bergman’ın karakteri Ballentine’nin âşık olduğu bir anne figürünü temsil ediyor. 

Hayal gücü ve anksiyete üzerine kurulu olan Vertigo (Ölüm Korkusu) (1958), Hitchcock’un Freudyen kavramlara yoğun bir şekilde dayanan filmlerinden bir diğeri. Yönetmenin en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilir ve En İyi Sanat Yönetmeni ve En İyi Ses Akademi Ödülleri’ne aday gösterilmiş fakat kazanamamıştır. Vertigo, belki de diğer filmlerden daha fazla analiz edilmiştir ama ben sadece Freudyen yönlerinden bazılarına değinmek istiyorum.

Filmin konusu, James Stewart’in canlandırdığı özel bir dedektif olan Scottie karakterinin, bir arkadaşının akıl hastası karısını (Kim Novak canlandırıyor) garip davranışlarının nedenini anlamak için takip etme çabaları etrafında dönüyor.  Scottie kısa zaman içinde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlar fakat o zamana kadar Novak’ın karakterine âşık olmuştur.

Açılış sahnesinde ana karakter, bir meslektaşının çatıdaki bir kovalama sırasında aşağıya düştüğünü ve öldüğünü görür. Stewart’ın karakteri, meslektaşının kendisini kurtarmaya çalıştığı sırada çatıdan düşüp öldüğünü bildiği için suçluluk doludur. Bu suçluluk ve çatı olayının bir sonucu olarak ortaya çıkan akrofobi (yükseklik korkusu), karakterin psikolojik sorunlarının kaynağını oluşturur.

Vertigo‘’nun karmaşık konusu gülünç ama yine Freudyen temalarla ve sembollerle dolu. Scottie’nin yükseklik korkusu, film boyunca defalarca karşımıza çıkan bir tema. Hitchcock, aktör uzaklaşırken kameramanın yakınlaştığı veya aktör yakınlaştığı sırada kameramanın uzaklaştığı dolly zoom tekniğini, kafa karıştırıcı bir ‘düşme’ etkisi elde etmek için kullandı. Freud, düşmeyi içeren rüyalara büyük önem verirdi, bu temanın filmde tekrar tekrar kullanılması bazıları tarafından Hitchcock’un ölüm takıntısının dışavurumu olarak yorumlandı. 

Hitchcock’un bastırılmış anılar kavramını kullandığı başka bir örnek de Tippi Hedren’in psikolojik açıdan anormal baş karakteri canlandırdığı Marnie (Hırsız Kız) (1964) filmi. Marnie, erkeklerden nefret eden ve annesi tarafından sevilmeye büyük bir ihtiyaç duyan bir kleptoman. Çalışanlarını zimmetine geçirerek bir şehirden diğerine taşınır. Sean Connery tarafından canlandırılan Mark Rutland Marnie’nin dolandırıcılığını ortaya çıkarır ancak bu süreç boyunca Marnie’ye takıntılı hale gelmiştir. Rutland, onunla evlenmesi için Marnie’ye şantaj yapar ve psikolojik sorunlarının kaynağına inmeye çalışır.

Evlendikten kısa bir süre sonra Rutland, Marnie’nin duygusuz olduğunu, ayrıca kırmızı renginden ve fırtınalardan çok korktuğunu keşfeder. Film süresince Marnie’nin nevrozlarının nedenlerini öğreniyoruz. Marnie’nin annesi Bernice’in bir fahişe olduğu ve Marnie’nin mantıksız korkularının, altı yaşındayken başına gelen bir olaya kadar izinin sürülebileceği ortaya çıkar. Bir fırtına sırasında genç Marnie korkar ve Bruce Dern tarafından canlandırılan annesinin müşterilerinden biri onu sakinleştirmeye çalışır. Kızını taciz ettiğini düşünen Bernice, müşteriye saldırır. Marnie, annesinin bu adamla mücadele ettiğini görünce şömine sopasını alır ve kafasına vurarak onu öldürür. Bu olay sonucunda ortaya çıkan kan gölü ve olayın fırtınayla ilişkisi Marnie’nin nevrozlarının nedenleridir.

“Vurmakta dehşet veren bir şey yok, sadece beklentide var.”

Sadece bu alıntıdan bile Hitchcock’un insan ruhuna dair derin bir anlayışa sahip olduğu açıkça anlaşılabilir. Hayal gücünün, ekranda oluşturabileceği herhangi bir görüntüden çok daha güçlü olduğunu biliyordu ve bunu bilmesi izleyicilerini manipüle etme konusundaki olağanüstü yeteneğinin anahtarıydı. Hitchcock’un filmlerinde sansürlenmemiş şiddet nadiren yer alırdı, izleyiciler boşlukları doldurmak için hayal güçlerini kullanırdı.

Mesela, sinema tarihinin en ünlü cinayet sahnesi olan Psycho’daki (Sapık) duş sahnesini ele alalım. 45 saniye süren sahne, 78 kamera kurularak bir haftada çekildi. Bıçağın, Janet Leigh’in karakterine bir kez bile değdiğini görmememize rağmen sahne şimdiye kadar çekilen en şok edici sahnelerden biri. Bernard Herrmann’ın bestesindeki iç parçalayan keman sesi bu sahneyi bu kadar etkili kılan şeylerden biri.

Hitchcock bir keresinde “Her zaman izleyiciyi mümkün olduğunca acı çekmeye zorlayın.” demişti. Bir muhabir, Hitchcock’un filmlerini izleyicilerle birlikte hiç izlemediğini belirtip ona izleyicilerin çığlıklarını özleyip özlemediğini sordu ve “Hayır çünkü filmi çekerken çığlıklarını duyabiliyorum.” yanıtını aldı.

Hitchcock’un psikolojisi hâlâ gizemini koruyor. Herkesin çok iyi bildiği gibi kadınlara karşı değişken düşünceleri vardı ve oyuncu kadrosuyla, özellikle de kadın başrolleriyle, ilişkisi sallantılıydı. Genel olarak, Hitchcock’un filmlerinde anne karakterlerinin güçlü bir yeri vardı. Norman Bates, Psycho’daki Marion Crane’e bir oğlanın en yakın arkadaşının annesi olduğunu söylüyor. Freud muhtemelen, Hitchcock’un kadınlara karşı tutumunun ve güçlü anne figürlerine karşı olan saplantısının kendi annesiyle yaşadıklarından kaynaklandığı sonucuna varırdı. Psycho’daki bir sahnede de ima edildiği gibi annesi bazen genç Hitchcock’u cezalandırmak için birkaç saat boyunca yatağının yanında ayakta tutardı.

Hitchcock bir keresinde, korkularından kurtulmanın yolunun onlar hakkında film yapmak olduğunu söylemişti. Bu nedenle filmleri, bilinçli olarak veya olmayarak, kendi nevrozlarının beyaz perdeye yansıması olarak kabul edilebilir. Bazı eleştirmenler, Hitchcock’un şiddetli derecede patolojik bir psikolojiye sahip olduğunu öne sürdüler. 

Hitchcock, filmlerinde geçen psikanaliz ‘karikatürleri’ için eleştirildi. Ancak Hitchcock’un psikanaliz tasvirleri, teknik açıklamadan ziyade bir eleştiri olarak görülmelidir. Freud’un düşünce sistemi o zamanlar oldukça etkili olsa da Hitchcock insan davranışları konusundaki diğer açıklamalarda olduğu gibi Freud’a karşı da şüpheci yaklaştı. (Bu bakımdan, Hitchcock zamanının ötesindeydi çünkü Freud o zamanlar psikiyatride oldukça etkiliydi.) Bununla birlikte, Hitchcock, filmlerinde Freudyen kavramları neredeyse rutin olarak kullanmıştı ki, bu filmler; biyolojik açıklamaların, Freud’un zihin ve davranış konusundaki teorilerinin yerini almış olmasına rağmen, hala etkisini korumaktadır.

Yazar: Mo Costandi

Kaynak: Neurophilosophy

Çeviren: Ezgi Kırmızı

Düzenleyen: Büşra Sena Abacık

Leave a comment