Alfred Adler’ın kişilik kuramı ve kişilik tipleri

Alfred Adler’ın kişilik kuramı ve kişilik tipleri

Bireyler olarak her türlü zorlu koşulda motivasyonumuzu arttırarak hayata devam etmemizi sağlayan o büyük gücün ne olduğu sorusu psikolog Alfred Adler için uzun zaman boyunca merak konusu olmuştur. Zamanla, Adler bu motive edici güce, yapabileceklerimizi ve ideallerimizi gerçekleştirme arzusunu kapsayan bir terim olan “mükemmellik çabası” adını vermiştir. Bu, daha yaygın olan kendini gerçekleştirme fikrine ciddi ölçüden benzeyen bir süreçtir.

“Mükemmellik” ve “ideal” kelimelerinin karmaşık doğasını anlamadan Adler’ın fikirleri kavranamayacağı için belki de kendini gerçekleştirme terimi bu iki kavramdan daha az çetrefillidir. Kişinin, benliğinin en iyi versiyonu olmaya çalışma fikri, görünürde kendisi için faydalı bir gaye iken psikolojide mükemmellik kavramı genellikle epey olumsuz bir anlama gelmektedir. Neticede, mükemmellik diye bir şey yoktur, bu yüzden ona ulaşılamaz. Yani, mükemmel olma çabası beyhudedir, ciddi ölçüde motivasyon kaybına (örneğin, pes etme) neden olabilir.

Aslında Adler, onu motive eden gücü tanımlarken “mükemmelliği” kullanmakta tereddüt etmiştir, o yüzden başlangıçta bunun yerine saldırganlık dürtüsü (beslenme ve sevilme gibi temel ihtiyaçlarımız karşılanmadığında verdiğimiz tepkiyi belirtmek için kullanılır) gibi ifadeler tercih etmiştir. Ancak bu terimin bile bazı olumsuz çağrışımları olmuştur. Nihayetinde saldırganlık “iddialı olma” kavramına dönüştürülmüştür ve böylelikle Adler’ın kullanabileceği halini almıştır.

(İlginç bir şekilde, Freud “saldırganlık dürtüsü” terimini onaylamamıştır. Sebebi, bu dürtünün aşırı derecede olumsuz bir çağrışıma sahip olması değil, psikanalitik teoriye göre cinsel dürtünün önemine gölge düşürmesidir. Freud yıllar sonra fikrini değiştirmiş olabilir fakat “ölüm içgüdüsü” ile ilgili görüşü Adler’ın kuramına çok benzemektedir.)

Temel motivasyonu tanımlamak için Adler’ın ileri sürdüğü bir diğer, belki de daha uygun olan kavram, doğuştan gelen sınırları aşma süreci olarak belirtilen ödünleme (telafi etme) olmuştur. Adler, insanlar olarak çeşitli sorunlarımız ve hatalarımız olduğu için bu sıkıntıların üstesinden gelirken (ya da gelemezken), kişiliklerimizin de büyük ölçüde geliştiğini belirtmiştir. Sonra bu görüşünü bazı durumlarda reddetmiştir çünkü kişinin sorunlarının sonradan dönüşeceği insana zemin hazırladığı varsaymanın yanlış olduğuna karar vermiştir. (Yine de Adler’ın kuramında bu fikrin önemli bir yeri olmuştur.)

Ayrıca Adler, erkeklere ve kızlara yüklenen kültürel beklentilerdeki bariz farklılıkları ve erkeklerin son derece güçlü, girişken, kontrollü görünmek istemesini gözlemlemesi üzerine “erkeksi protesto” fikrini tiye almıştır. Adler, erkeklerin girişkenliğinin ve başarısının tabiatlarındaki üstünlükten kaynaklandığını ileri süren önyargılarda bulunmaktan kaçınmıştır. Bunun yerine, söz konusu yaygın düşünceyi erkeklerin hayatta atılgan olmaya teşvik edilmesinin, kızların ise bu konudaki cesaretinin kırılmasının bir sonucu olarak görmüştür.

Son olarak, Adler “mükemmellik için çabalama” ifadesini kullanmadan önce teorisini “üstünlük çabası” olarak adlandırmıştır. Bu, Adler’ın felsefesine ilgi duyduğu Friedrich Nietzsche’ye yönelik bir saygı göstergesi olarak da düşünülebilir. Şüphesiz Nietzsche, güç arzusunu insanın temel motivasyonu olarak düşünmüştür. Adler daha sonra bu ifadeyi değiştirerek, kişinin kendini başkalarıyla karşılaştırmasını ve diğer insanlardan üstün olmaya çalışmasını ileri süren yozlaşmış çabaları belirtmek için kullanmıştır.

Erekbilim

Güney Afrikalı filozof ve devlet adamı Jan Smuts’ın kaleme aldığı “bütünsellik” fikrinin Adler’ı fazlasıyla etkilediği bilinmektedir. Smuts, insanları anlamak için onları parçalar halinde değil, fiziksel ve sosyal çevreleri ile birlikte var olan bir bütün olarak düşünmemiz gerektiğini öne sürmüştür.

Bireyin anlamı bir bölünmezlik ve bütünlük içerdiğinden dolayı Adler psikolojideki yaklaşımını bireysel psikoloji olarak adlandırmaya karar vermiştir. Kişilik kavramını kalıplaşmış ifadelerle açıklamaktan kaçınmıştır ve onu kişisel özelliklere, yapılara, çelişkilere ve benzerlerine indirgemekten sakınmıştır. Bunun yerine, insanların hayat tarzlarına değinmeyi tercih etmiştir ki bu, günümüzde bir insanın sorunlarını ve kişiler arası ilişkileri ele almanın iyi bir yöntemidir.

Erken çocukluk travması gibi geçmişte yaşanan durumların ileriki zamanlarda insanın kişiliğini şekillendirdiğini hisseden Adler, bu konuda da Freud’dan farklı bir görüştedir. Aslında Adler, ileri görüşlüdür. Geçmişte yaşadıklarımızın sadece nasıl ve neden gerçekleştiğini idrak edebildiğimiz sınırlı farkındalıklar aracılığıyla motive olmak yerine, geleceği düşünerek o motivasyonu kazanabileceğimizi düşünür. Hedeflerimize odaklandığımız bu fikir, “erekbilim” olarak adlandırılır.

Erekbilim, bir denklemin gerekliliğini ortadan kaldırması bakımından dikkat çekici olmuştur. Bizler, “X yaşandıysa ardından Y yaşanmalıdır” tarzında düşünmeyiz yani hayatı sadece neden-sonuç ilişkisine göre sürdürmeyiz. Ayrıca, hiç değişmeyecek hedefler üzerine de bir yol haritası belirlemeyiz. Her zaman seçeneklerimiz vardır ve ideallerimizin peşinden giderken de her şey değişebilir.

Kurgular ve kurgusal amaççılık

Adler, insanlığın “nihai” gerçeği asla keşfedemeyeceğine inanan filozof Hans Vaihinger’dan da etkilenmiştir. Temel amaçlarımıza ulaşmak için kısmi doğrulara, gerçekmiş gibi yöneleceğimiz kaynaklara ihtiyacımız vardır. Vaihinger bu kısmi doğruları “kurgular” olarak adlandırmıştır.

Vaihinger ve Adler, insanların bu kurguları günlük yaşamlarında etkin bir şekilde kullandıklarına inanmışlardır. İyi ve kötü kavramlarını baz alarak toplumsal kararlar vermek, her şeyin gördüğümüz gibi olduğuna inanmak buna örnek teşkil eder. Adler bunu “kurgusal amaççılık” olarak belirtmiştir ve her bireyin yaşam tarzına hükmeden bir kurgunun olduğuna inanmıştır.

Aşağılık kompleksi

Adler’ın varlıklar olarak bizi neyin motive ettiği konusundaki teorisini açıkladıktan sonra yanıtlanması gereken tek soru kalmıştır: Eğer hepimiz mükemmel olmak, içimizdeki potansiyeli iyi kullanmaktan doğan memnuniyet duygusunu hissetmek ve kendimizi gerçekleştirmeyi arzuluyorsak, insanların çoğu neden bunu başaramayıp kendilerini bulamıyorlar ve ideallerini gerçekleştiremiyorlar?

Adler, bazı insanların “aşağılık kompleksine” kapıldığına inanmıştır ve hepimizin bir aşağılık hissiyle doğduğumuzu düşünmüştür. Çünkü çocukların bedeni ve zekâsı yetişkinlerinkinden daha zayıftır. Çoğu kez, bu aşağılık hissi daha sonra çeşitli “psikolojik aşağılık komplekslerimiz”e eklenir (Örneğin, aptal, sevimsiz, sporda kötü olduğumuz vs. söylenir.). Çoğu çocuk, yetişkin oldukları günleri hayal ederek aşağılık kompleksinin üstesinden gelir (Bu, mükemmel olmak için çabalamanın ilk şeklidir.). Ayrıca çocuklar kötü oldukları alanda kendilerini geliştirerek veya başka bir konuda beceri kazanarak da aşağılık hissini giderebilirler. Fakat, öz saygıyı geliştirmek bazı çocuklar için çok zordur. Bu, çocuklarda giderek artan bir aşağılık kompleksi oluşur.

Aşağılık kompleksinin içinden çıkılamaz bir boyuta geldiğini ifade etmek için, birçok çocuğun matematik dersindeki çırpınışlarını düşünün: İlk başta biraz geride dururlar ve cesaretleri kırılır. Genellikle, ilerleme göstermeye çalışırlar. Diferansiyel ve integral hesaplamalarla karşılaşana kadar liseyi zar zor geçer notlar alarak atlatırlar. En sonunda integraller ve diferansiyel denklemlerden o kadar bunalırlar ki matematikle ilgilenmekten tamamen vazgeçecek duruma gelirler.

Şimdi bu süreci bir çocuğun yaşamına bütünüyle uyarlayalım. Genel bir aşağılık hissi, çocuğun ruhunda -sinir hastalığına yol açan- şüpheyi tetikler. Çocuk, utangaç, çekingen, özgüvensiz, kararsız ve cesaretsiz hale gelir. İhtiyaçlarını doğrudan karşılayamaz, bunu yapmak için özgüveni yoktur. Bu birey, pasif agresif ve manipülatif olarak yetişir; insanların onayına ve kendisine verdikleri desteğe aşırı bağlıdır. Tabii ki bu yalnızca hissettikleri sınırlı gücü daha fazla ele verir ve öz saygılarını zayıflatır.

Elbette, yoğun bir aşağılık hissiyle mücadele eden çocukların hepsi utangaç, çekingen olmaz ve kendini geri planda tutmaz; bazıları bu hissi bastırabilmek için üstünlük kompleksi geliştirir. Bu gençler genellikle oyun parkındaki afacan çocuklar gibidirler; başkalarını güçsüz hissettirerek kendi içlerindeki aşağılık duygusunu giderirler. Ayrıca, ilgiye aç ve görüşlerinde aşırı önyargılı olabilirler (Örneğin, belli bir cinsiyete veya ırka karşı kalıplaşmış düşüncelere sahip olmak).

Psikolojik tipler

Adler, sinir hastalığına fazla yoğunlaşmamıştır. İnsanların dışa vurdukları farklı enerji seviyelerine dayanarak ayırt ettiği bir dizi kişilik “tipi” tanımlamıştır. Adler’e göre bu tipler kesinlikle mutlak değildir; bireyci görüşe sahip olan Adler’ın bunları yalnızca deneysel araçlar (faydalı kurgular) olarak gördüğünün bilinmesi gerekmektedir.

Birincisi, yönetici tiptir. Bu insanlar, başlangıçta genellikle agresif ve başkalarına karşı baskın karakterli olma eğilimiyle nitelendirilir. Karşılarına çıkan her şeyi ve herkesi etkileyen yoğun bir enerjiye sahiptirler. Bu tipteki insanlar her zaman zorba veya sadist bir kişiliğe sahip değillerdir.

İkincisi, eğilimli tiptir. Bu tür bireyler hassastır ve kendilerini korumak için etraflarına duvar örseler de hayatın zorluklarını aşmak için başkalarından destek alırlar. Özleri itibarıyla enerjiden yoksunlardır ve diğer insanların enerjisine bağlıdırlar. Ayrıca fobi ve takıntı sahibi olmaya, kaygı duymaya eğilimlilerdir.

Üçüncüsü, kaçınan tiptir. Bu tür insanlar o kadar düşük enerjiye sahiptirler ki, bu enerjiyi korumak için kendi kabuklarına çekilirler. Hayattan, bilhassa diğer insanlardan kaçarlar. Söz konusu durum ilerlediğinde, insanlarda ruh hastalığı oluşur. Bu, kişinin tamamen kendi kabuğuna çekilmesinin sonucudur.

Adler, topluma faydalı olarak adlandırdığı dördüncü tipi de ileri sürmüştür. Bu tip insanlar temelde sağlıklı ve normal kişilerdir. Aşırıya kaçmayan sosyal istekleri ve enerjileri vardır. Kendilerinden başka bir şey düşünemeyecek kadar aşağılık kompleksleri olmadığı için başka insanlara da katkıları olur.

Sonuç

Adler’in teorileri, cinsellik veya mitoloji içermediğinden dolayı Freud’un ve Jung’un kuramları kadar heyecan verici olmayabilir. Fakat yine de pratik, etkili ve uygulanabilirlerdir. Maslow ve Carl Rogers gibi diğer ünlü isimler, Adler’ın çalışmalarına ilgi duyanlardır. Kişilik teorilerini araştıran birçok insan, Yeni Freud Savunucuları olarak adlandırılan teorisyenlerin (Horney, Fromm ve Sullivan gibi), belki de Yeni Adler Savunucuları olarak bilinmesi gerektiğini desteklemişlerdir.

Çeviren: Erva Aksoy

Düzenleyen: Ruhan Çoban

Kaynak: Journal Psyche

Leave a comment