25 kasım 2016’da, Fidel Castro hayata gözlerini yumdu. Bir çok Afrikalıya göre Fidel Castro, sömürgecilikten kurtulmalarında merkezi rol oynayan bir kahraman.

Eğer  Afrika bir ülkeyse, Fidel Castro da bizim ulusal kahramanlarımızdan biridir. Bu, Afrika’nın sömürge sonrası tarihinden ve Castro’nun buradaki rolünden habersiz olanlara şaşırtıcı gelebilir, özellikle de doğu Afrika’daki beyaz rejimlerin kaderi ve eski Portekiz kolonilerinden habersiz olanlara. Batıda, Castro’nun mirası genellikle otoriter, Küba da az özgürlüğe sahip tek partili bir devlet sanılıyor. Castro yönetimindeki Küba’nın kazanımlarına rağmen (yüksek kaliteli toplum sağlığı hizmetleri ve uzun yaşam beklentisi, birinci dünya ülkelerine paralel, hatta Amerika’yı aşan çocuk aşılama ve okuryazarlık sistemleri) ülke, çeşitli zamanlarda ekonomik kriz, medya baskısı, muhaliflerin sürgün edilmesi ve hapsedilmesi, eşcinsellere ve AIDS’li insanlara karşı ayrımcılık yapılması yüzünden kötü bir üne sahip oldu.

Bunlar devrime ihanetti ve bunu kabul etmek önemli. Fakat tarih, konu Küba’nın yurtdışı politikasına, özellikle Afrika politikasına gelince Castro’yu affetti.

Castro’ya olan tepki hakkındaki büyük ironi, yanlışlarının kabul edilmesini talep eden aynı kişilerin birçoğunun, hükümetlerinin tarihin yanlış tarafında olduğunu ya da gelişmekte olan birçok ülkede diktatörlüklerin desteklendiğini kabul etmemiş olmalarıdır.

1959’da Amerikan destekli, yozlaşmış bir diktatörlüğe karşı Küba Devrimi’ne öncülük ettikten sonra, Fidel yönetimindeki Küba, kendinden daha güçlü olan komşusu ABD’den ya da sözde müttefiki Sovyet Birliği’nden bağımsız, kendine özgü yabancı politikasını geliştirmek için sıkı çalıştı. Afrika, bu dış politikanın merkezinde oldu. Bana ve halkımın insanlarına göre, Fidel Castro özgürlüğümüzün kahramanı olarak bilincimize işledi. O sadece soyut bir sebep için savaşmadı, o bizim için savaştı.

Castro’nun merkezi dış politika hedeflerinden biri de dekolonizasyonun ve yurtdışında devrimci siyasetin teşviki olan enternasyonalizmdi. Bu, Afrika kıtasındaki sömürge veya vekalet kuvvetlerine karşı savaşmak için birlik göndermenin yanı sıra bu hareketleri lojistik ve teknik destekle desteklemeyi de içinde barındıyordu. Küba savaş birlikleri gönderdi, fakat aynı zamanda hem kıtaya hem de başka yerlere on binlerce Kübalı doktor, hemşire, diş hekimi, akademisyen, öğretmen ve mühendis gönderdi. Kübalıların önemli bir kısmının atalarının batıya ve orta Afrika’ya (kölelik nedeniyle) dayanan kökenlerini takip etmeleri bu politikaya katkıda bulunuyor.

Küba’nın eleştirmenleri, Küba’nın Afrika politikasının paradoksuna dikkat çekti: Küba ırkla ilgili ilerici bir dış politikaya sahipken, evde Afro-Kübalılar, Komünist Parti’nin, Küba’nın ırk çeşitliliğini, liderlik yapılarında ve ırk politikalarında tam olarak yansıtmaması konusunda sık sık sıkıntı çekiyordu.

Castro rejimi Afro–Kübalılar için önceki yönetimlerin son 400 yılda ulaştığı başarılardan çok daha fazlasına 50 yıl içinde ulaştı. Ancak, Yarım Küre İşleri Konseyi, Castro’nun politikaları “toplumun altında yatan yapısal önyargıları değiştirmeden sadece eşit olmayan erişim konularını ele aldı.” sonucuna vardı ve ekledi, ülkeyi etkileyen yeni ekonomik değişim dalgalarıyla birlikte, “ırk ve ırkçılık Küba’da bir kez daha önemli konular haline gelmeye başladı.”

Küba’ nın Afrika’ya katılması, Cezayir’in Fransa’ya karşı özgürlük savaşına verdiği destekle başladı, daha sonra ise, şimdi Kongo Demokratik Cumhuriyeti olan, Kongo’ya taşındı. 1964’te Castro, kendi kişisel temsilcisi olan Che Guevera’yı birkaç Afrika ülkesine 3 aylık ziyarete yolladı. Tarihçi Piero Gleijeses’e göre Kübalılar Afrika’nın merkezinde devrimci bir durum olduğuna inanıyor ve yardım etmek istiyorlardı.

Afrika Boynuzu’ndaki Küba müdahalesi Castro döneminde karışıkken, (Sovyetler Birliği’nin Etiyopya’daki diktatörlüğün, Somalili istilacılara ve Eritre’nin bağımsızlık savaşçılarına karşı mücadelesine destek verişindeki öncülüğü takip ettiler), daha bağımsız bir dış politika izlediği başka yerlerde başarılar geldi.

Küba’nın Kongo’daki müdahalesiyle mücadele etmesine rağmen, Gine Bissau ve Cape Verde’de Portekiz sömürgeciliğine karşı bir gerilla mücadelesine önderlik eden Amilcar Cabral, Küba’nın yardımını istedi. 1966–74 arasında küçük bir Küba kuvveti Ginelilerin Portekiz’e karşı zaferinde önemli bir paya sahip oldu. 1974’te Portekiz’deki Karanfil Devrimi’nin ardından, Guinea-Bissau sonunda bağımsızlığını kazandı.

Küba’nın Güney Afrika’nın beyaz azınlık yönetiminden, özgürlüğe gidişine katkısı daha da çarpıcıydı. İki kez – 1976’da ve 1988’de – Kübalılar, Güney Afrika apartheid ordusunun ABD destekli bir vekil kuvvetini ve Angola “isyancılarını” yendi. Bu örnekler, Güney Afrika ordusunun ilk mağlup edilmesiydi, apartheid rejiminin beyaz generallerinin, emeklilikte dahi, sindiremedikleri bir deneyim oldu.

2013’ün Kasım ayında, Mandela’nın öldüğü zamanlar, Gleijeses’in “Şimdi Demokrasi!”ye söylediği üzere, Güney Afrikalılar bu yenilgilerin önemini anladılar. Siyahi Güney Afrika gazetesi World çatışmalar hakkında şöyle yazdı:”Siyah Afrika, Angola’daki Küba zaferinin yarattığı dalganın tepesini sürüyor.”

Gleijeses, Mandela’nın Robben Adası’ndan yazdığı şeyi hatırladı: “Ilk kez bir ülke başka bir kıtadan bir şeyi almak için değil, Afrikalıların özgürlüklerini elde etmelerine yardımcı olmak için geldi.”

1998’deki bir konuşmasında Fidel Castro, ülkeye yaptığı ilk ziyarette Güney Afrika parlamentosuna, soğuk savaşın sonunda en az 381.432 Kübalı asker ve subayın görevde olduğunu ve “bu kıtadaki Afrikalı askerler ve memurlarla, ulusal bağımsızlık için ve yabancı saldırganlığına karşı el ele savaştığını” söyledi. Ayrıca bir çok Kübalı bu savaşlarda hayatlarını kaybetti. 1987’de, Los Angeles Times, “Angola’da 1976’dan bu yana 10.000 Kübalı asker öldü… Oransal olarak Vietnam’daki Amerikan ölümlerinden çok daha yüksek.” diye yazdı.

Bu tarih göz önüne alındığında, Mandela’nın, serbest bırakıldıktan sonra, Güney Afrika dışına yaptığı ilk seyahatlerinden birinin Havana’ya olması hiç de şaşırtıcı değildi. Orada, Temmuz 1991’de Mandela, Castro’yu “özgürlüğü seven herkese bir ilham kaynağı” olarak nitelendirdi. Küba yolculuğunun sonunda Mandela, Castro’ya olan sadakati hakkındaki Amerikan eleştrilerine şu cevabı verdi:”Son 40 yılda apartheid rejimini destekleyen insanlardan Küba hakkında tavsiyeler geliyor. Hiçbir onurlu kadın ya da erkek, en zor zamanlarımızda bizim için asla endişelenmeyen kişilerden tavsiye kabul edemez.”

Soğuk savaş uzun zaman önce sona erdi ancak Küba, Afrikalıları Küba üniversitelerinde eğitmek de dahil olmak üzere Afrika kıtasına katkısını sürdürüyor. Üç Batı Afrika ülkesine yayılan Ebola salgını sırasında, Küba’nın ABD’li eleştirmenleri bile Küba’nın krizi azaltmadaki katkısını kabul etmek zorunda kaldı. Ebola krizi sırasında bir noktada, yalnızca 11 milyon kişiden oluşan bir ülke olan Küba, diğer tüm ülkeler arasında, Afrika sağlık çalışanlarıyla birlikte çalışan, en büyük yabancı sağlık personeli katkısını sağladı.

Başkan Raúl Castro’nun, 2013’te Nelson Mandela’nın cenazesinde yaptığı konuşma da tüm bunlara uygundu. Johannesburg’da, Raúl dinleyicilere şunu hatırlattı: “26 Temmuz 1991’de ülkemizi ziyaret ettiğinde, Mandela’nın ortak mücadelemize olan bağlılığını asla unutmayacağız.” Ve ekledi: “Küba halkı her zaman Afrika halkının kalbinde özel bir yere sahip olacak.”

Raúl Castro, bu sevgi için tüm itibarı abisi Fidel’e vermeye karar verdiyse, kimse onu suçlayamazdı.

 

Yazar: Sean Jacobs

Çevirmen: Halime Aydın

Kaynak: Africa As a Country