20. yüzyılın mimarları: Le Corbusier

20. yüzyılın mimarları: Le Corbusier

Küçük bir İsviçre kenti olan Chaux-de-Fonds’ta doğan Charles-Edouard Jeanneret-Gris – ya da bilinen adıyla Le Corbusier – çoğunlukla yirminci yüzyılın en önemli mimarı olarak görülür. Doğuştan becerikli bir mimar, provokatif bir yazar, keskin bir şehir plancı, yetenekli bir ressam ve eşsiz bir polemikçi olarak Le Corbusier, dünyanın en güçlü figürlerini etkileyerek mimarlık üzerinde neredeyse dünyanın her şehrinde görülebilen eşsiz bir iz bırakmayı başardı.

Memleketinde mimarlık eğitimi aldıktan sonra Chaux-de-fonds’un taşra havasından sıkılan Jeanneret, İtalya’ya oradan da Budapeşte ve Viyana’ya seyahate çıktı. En son Paris’e geldi ve burada August Perret’le çalışarak zaman geçirirken bir yandan AEG fabrikası için yaptığı çalışmalarla aynı zamanda dünyanın ilk endüstriyel tasarımcısı olarak geçen, zamanın ünlü proto-modernisti Peter Behrens’in Berlin ofisinde çalışmak için Almanca öğrendi.

Bir süre daha Balkanlar ve Yunanistan’da gezdikten sonra Jeanneret, öğretmenlik yapmak için Chaux-de-fonds’a geri döndü ve I. Dünya Savaşı süresince burada kaldı. 1914-15 yıllarında ilk büyük teorik çalışması olan Dom-Ino Evi’ni tamamladı: Açık plan konut için seri üretim sistemi olarak önerdiği bir güçlendirilmiş beton bir çerçeve.

Savaşın sonrasında Jeanneret Paris’e geri döndü ve kariyerinin geri kalanında da pek çok iş birliğinde bulunacağı kuzeni Pierre Jeanneret ile bir mimarlık ofisi kurdu. Ayrıca bir Fransız kübist ressam olan ve birlikte “Pürizm” manifestosunu geliştirdiği Amédée Ozenfant ile tanıştı ve ikili 1920’de L’Esprit Nouveau dergisini yayınladılar. Jeanneret, Le Corbusier takma adını ilk olarak Parisli sanatçılar arasında yaygın olan modayı takip ederek L’Esprit Nouveau dergisinde benimsedi. Le Corbusier’nin meşhur “mimarlığın beş ilkesi” ilk olarak bu dergide geliştirdi. Bu ilkeler şöyle özetlenebilir:

  1. Bina “pilotis*” üzerinde yükselmeli ve duvarlar yapısal işlevinden kurtulmalı.
  2. Yapısal rollerinden kurtulan duvarlarla açık bir planı mümkün kılmalı.
  3. Aynı şekilde cephe de serbest bir şekilde tasarlanmalı
  4. Serbest cephenin mümkün kıldığı yatay pencereler odaları eşit şekilde aydınlatmak için kullanılmalı.
  5. Çatı düz olmalı ve binanın zeminde kapladığı alanı telafi edecek bir çatı bahçesini barındırmalı.

1923’te Le Corbusier, Türkçeye “Bir Mimarlığa Doğru” olarak çevrilen, çığır açıcı Vers une architecture kitabını yayınladı. Bu kitapta modern çağdan esinlenen ve arabaların, binaların, gemilerin yapım prensiplerini binalara uygulayan mimari vizyonunu açıkladı. “Yaşamak için bir makine” olarak tanımladığı bu evde modernist mimarinin temel tavrını tasarlama ve tanımlama konusundaki ilk çalışmalarını özetliyordu.

Le Corbusier tarafından çalışma hayatının erken döneminde tamamlanan birçok binadan hiçbiri, mimarlığın beş ilkesini göstermek konusunda 1931’de tamamlanan Villa Savoye kadar başarılı olmadı. Ana yaşam alanlarını zeminden yükselten en alt kat, bir arabanın dönüş dairesine imkân verecek şekilde tasarlanmış kendine has bir eğriye sahipken çatıya bir rampayla ulaşılabiliyordu.

Villa Savoye, Le Corbusier’nin ilk ideallerinin zirvesini yansıtırken aynı zamanda bu döneminin bitişine işaret ediyordu. Modern Architecture: A Critical History kitabında Kenneth Frampton, Le Corbusier’in çalışmalarını iki bölüme ayırıyor: 1930’a kadarki dönem ve 1930-1960 arasındaki dönem. Frampton, 1935’te Paris banliyölerinde tamamlanan Weekend House ile ilgili şunu söyler: “Yerel dilde bilinçli bir şekilde benimseniyordu hem materyallerini bitiştirme hem de pürist tarzın soyut ve indirgemeci doğasını zenginleştirme kapasitesi sayesinde… Bu noktadan sonra kontrast oluşturan malzemelerin kullanımı Le Corbusier’in stilinin önemli bir parçası oldu, sadece dışavurumcu bir ‘palet’ olarak değil aynı zamanda bir inşa aracı olarak.”

1930’lar ve II. Dünya Savaşı boyunca Le Corbusier, verimli erken dönemine nazaran daha az bina tamamladı, fakat savaş sonunda siparişlerde büyük bir artış oldu. Bu sürede ise mimar, 1920’lerin pürüzsüz, makineleşmiş modernizminden çok farklı bir tarzda çalışıyor, anıtsal ve ham betondan yana bir tarzı benimsiyordu. Le Corbusier’in birçok takipçisi tarafından kullanılan ve benimsenen bu tarz, daha sonra Fransızcada ham beton anlamına gelen Béton Brut’ten adını alarak “Brütalizm” olarak bilinmeye başlandı.

Le Corbusier, Marsilya’daki Unite d’habitation (Nantes-Rezé, Berlin, Briey ve Firminy’deki benzer tasarımlar), Ronchamp’daki Notre Dame du Haut Şapeli, La Tourette Manastırı ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tek eseri olan Carpenter Center for the Visual Arts gibi eserlerin içinde bulunduğu, en çok takdir edilen çalışmalarının çoğunu bu 15 yıllık dönemde tamamladı.

Kariyeri boyunca Le Corbusier, mimari çalışmalarının yanı sıra modernist şehir planlamada da sert ve radikal bir mücadeleciydi. İlk mimari çalışmaları gibi, Le Corbusier’nin şehir planlama çalışmaları da tamamıyla işlevsel tasarıma odaklandı ve otomobile büyük öncelik verdi. İlk planı olan ‘Ville Contemporaine’ı 1922’de tasarladı ve 1925’te, modernist gökdelenler sistemiyle değiştirmek için Paris’in merkezindeki geniş bir alanı yok etmeyi ve bir parka yerleştirilmiş otoyol ağıyla birbirine bağlamayı önerdiği ‘Plan Voisin’ı tasarladı. On yıl sonra Le Corbusier, bu tasarımı genişleterek hayali ‘Ville Radieuse’e (Işıltılı Şehir) dönüştürdü ve bu önerilerin kendi tasarımı olan ve kendi kendine yeten, büyük topluluklar için tasarlanmış köylerden oluşan “Unités” tasarımına etkisi oldu.

Le Corbusier’in şehir planlaması, çalışmalarına ve hayatına gelen eleştirilerin çoğunluğunun temelini oluşturuyor. Gücünü Congres Internationaux d’Architecture Moderne’in (CIAM) önemli bir üyesi olarak kullanan Le Corbusier, işlevsel şehir ilkelerini, adını grubun 1933’teki dördüncü toplantıları için belirlenen alan Athens Charter’i(Atina Tüzüğü) sundu. Athens Charter modern şehir planlama konusunda temel bir belge haline geldi ve Le Corbusier sayesinde, tüm dünyadaki şehirler modernize edildi – geleneksel, organik ve genelde yoksul mahallelerin yerini farklı başarı oranlarıyla çok katlı modernist sosyal konut projeleri aldı. Le Corbusier aynı zamanda, Fransa’nın Vichy hükümetiyle birlikte çalışarak Roma’da ders vermesi için Benito Mussolini’den gelen daveti kabul ederek planlarını gerçekleştirmek amacıyla siyasi bağlantılarını kullanması nedeniyle geniş ölçüde eleştirildi.

1950’lerde Le Corbusier, Hindistan’daki Punjab eyaletinin yeni başkenti Chandigarh’ın tasarımını tamamlamaya davet edildiğinde nihayet mimari ve şehir planlama konusundaki görüşlerini gerçekleştirme fırsatı buldu. Burada işlevsel bir şehir düzeni kurdu ve başkent için üç bina tasarladı: Sekreterlik Binası, Meclis Binası ve Yüksek Mahkeme.

Le Corbusier’in çağdaş mimarlık üzerine etkisi ölçülemez. Neredeyse tüm modernist mimari ve şehir planlama kuramlarının temelini oluşturdu. Ve neredeyse tüm çağdaş teori onun ideallerinin devamı veya reddi niteliğindedir. Bunun ötesinde mimarlığın uygulanma şeklini de o belirledi: Yazar Hal Foster, Le Corbusier’i Rem Koolhaas gibi şimdiki figürlerin temelini oluşturan bir mimar-polemikçi olarak tarif eder. Sonuç olarak Alan Plattus, Deborah Gans’ın Le Corbusier Guide (Le Corbusier Rehberi)kitabının girişinde şöyle söyler:

“Yarım yüzyıllık yorum, eleştiri, araştırma ve tasarımın etkisi, Le Corbusier’i konumlandırmaya veya onu yüzyılın kolektif akışı içinde çözmeye yetmedi… Le Corbusier söylemimizde bir obje olmaktan çok o söylemin üstüne kurulduğu zemin olmalıdır.”

Çevirmenin notu

Pilotis*: Mimaride açık sütun

Yazar: Rory Stott

Kaynak: Archdaily

Çeviren: Bengi Bayar

Düzenleyen: Kübra Aslanhan

Leave a comment